İnsan beyni hakkında bildiklerimizle sonsuz uzay hakkında bildiklerimiz kıyaslandığında çoğu uzmana göre uzay hakkında daha çok şey biliyoruz. Belki de insan beyninin en muazzam özelliklerinden birisi de iletişim alanındaki yüksek adaptasyon gücüdür. Bundan 500 yıl önce, yani daha telefon ya da telgraf icat edilmemişken yeni doğan bir bebeğin haberini, anne daha bebeğini kucağına almadan binlerce kilometre uzakta olan insanların alabildiğini söylesem şaşırır mıydınız?

Afrika'nın konuşan davulları ile tanıştırayım sizi. 18.yüzyılda koloniciler tarafından günümüze yazılı kaynakları ulaşan bir teknoloji bu. Büyük ihtimalle bundan yüz yıllar öncesinde zaten Afrikalılar bu iletişimi kullanmaya devam ediyordu. Maalesef Türkçeye çevrilmiş konuyla ilgili bir kitap/kaynak pek yok. Batı da 1949 yılında John Carrington'un yayınladığı Talking Drums of Africa kitabıyla mevzunun detaylarını tam olarak öğrenebildi. Afrika'da özellikle yazılı olmayan diller bizimkinden biraz farklı. Aynı kelime farklı tonlamalarla farklı anlamlara gelebiliyor. Konuşan davullar derken aklınıza basit cümle kalıpları gelmesin. Yazılı kayıtlara geçmiş bir çağrıyı alıntılamalıyım. Bir güreş müsabakasından;

“Şampiyon, hiç denginle karşılaştın mı? Söyle bize, kim sana rakip çıkabilir, kim? Bu zavallı yaratıklar . . . . şampiyon dedikleri bir zavallıyla seni yenebileceklerini sanıyorlar, . . . . oysa kimse seni yenemez, asla.”
Cevaben rakip köyden gelen çağrı;
“Küçük maymun . . . . küçük maymun . . . . ağaca tırmanmak istiyor, fakat herkes onun düşeceğini düşünüyor. Oysa küçük maymun inatçıdır, ağaçtan düşmeyecek, bu küçük maymun ağacın tepesine kadar tırmanacak.”

Yazının olmadığı bir yerde bu konuşmalar geçiyor. Yani gelen mesajı deşifre etmek için kullandıkları tek aygıt kendi beyinleri. Aslında bu tıpkı telgrafla gerçekleştirilen iletişime benziyor. Orada da telgraf memurları belli bir süreden sonra gelen sesi dinleyip bir kenara not almaya gerek duymadan kelimelere çevirebiliyorlar. Bu aslında tıpkı yeni bir dil öğrenmek gibi. Şuan bizler yeni bir dil öğrenmek deyince İngilizce, Fransızca gibi kalıpları algılıyoruz fakat beynimiz için davul dili ya da yazı dili çok farklı değil, hepsini bir süre bilinçaltında kavradıktan sonra deşifre edebiliyor. Bu belki de gerçek manada yapay zeka dediğimiz teknolojinin ulaşmasını istediğimiz, sağlıklı machine learning düzeyi.

Ünlü Moonlight Sonata'yı ele alalım. İlk ismi Quasi una Fantasia (Neredeyse Bir Fantazi) olan eserin ilk bölümü herkesçe kabul edilebilecek seviyede oldukça ağır ve duyguludur. Bu son cümleyi tekrar incelemek lazım. Sözü olmayan bir müziğin nasıl bir duygusu olabiliyor? Konuyla ilgili doğrudan yapılmış bir araştırmaya rastlamadım fakat 30'lu yaşlarına dek hiç bir ses işitmemiş bir insan, tedavi sonrasında Moonlight'ı dinlese onda da bizde uyanan duygular uyanır mıydı? Aslında farklı bir duyu organıyla ilgili yapılmış hatta hayretler içinde kalmanıza sebep olabilecek araştırmalar mevcut. Örneğin önceden blogumda yazdığım Diliyle Gören Adamın hikayesi burada anlatmaya çalıştığım şeyi doğruluyor. Yine aynı bağlantıda bahsettiğim Mike May'in hikayesi ise ilk kez görmeye başlayan orta yaşlı bir insanın öncesinde herhangi bir görme ile ilgili veri almayan beyninin derinlikleri doğru hesap edemiyor olduğuydu. Yani aslında insan beyni için iletişim denen şey yalnızca yazılı ya da sözlü iletişimden ibaret değil. İnsan beyni tutarlılığı olan her türlü sesi, görüntüyü hatta kokuyu bir iletişim aracı olarak algılayabiliyor. Yine Ayna Nöronlar ile ilgili yazdığım makalenin detaylarına tekrar girmeden belirtmem gerekir ki sözsüz iletişim denen şey beden dilinden ibaret değildir. Beden dili ise kişinin kolunu ya da bacağını nereye nasıl koyduğundan çok yüzünde beliren mikro ifadelerden kaynaklanır.

Aslında birini seviyor olmanız, şu meşhur karşı taraftan elektrik alma mevzusu ya da çiftlerin birbirini anladığını ya da anlamadığını söylemesi de doğrudan birbirinin mimiklerini doğru okuyup okuyamadıklarıyla ilgili. Genellikle insanın sözlü bir şekilde açıklayamadığı bu hisler bilinçaltında bir çeşit sezgi olarak yer bulur. İnsan yüzü 10binden fazla ifadede bulunabiliyor. Bu ifadelerin bir kısmını önceden öğrendiğimiz için okuyabiliyoruz, bir çoğunu okuyamıyoruz. Okuyabildiklerimizde ise bazen yanlış, bazen doğru okuyoruz fakat şurası bir gerçek ki insan ömrü boyunca sürekli olarak kendini geliştirebilen bir varlık. İletişim kurdukça anlama kapasitesi ve mantık kapasitesi gelişmekte. Okuma yazma bilmeyen bir insanın bilene göre mantık kurabilme becerisi çok daha gelişmemiş kalmakta. Nesneleri ya da duyguları tanımlarken zorlanmakta. Ancak iletişim yalnızca yazılıdan ibaret değil, aynı zamanda kişinin bir mantık kurmasını sağlayabilecek, düşünmesini sağlayabilecek şeylerden de beslenmesi gerekir.

Aslında bu makale çok basit bir ihtiyaçtan doğdu. Aşağıdaki metni yazan adamla nasıl iletişime geçilmeli? Bu adama markanızı, ürününüzü nasıl anlatabilirsiniz? O neyi anlar, nasıl anlar?

TÜİK verilerine göre ülkemizin %97'si okuma ve yazmayı biliyor. Araştırma yöntemini bilmemekle birlikte yukarıdaki abinin kalan %3'lük kesimde sayılmadığına eminim. Ancak bu %97'inin de okuma yazma konusunda iyi ya da kötü olmasının eğitimleri ile ilgisi olmadığına eminim.

Detayına çok girmeme gerek yok ama Murat Bardakçı da "atanamayan öğretmenler Türkçe bilmiyor" anlamına gelen ciddi bir eleştiride bulunmuştu. Burada dikkat çekmek istediğim nokta atanamayan öğretmenler değil. Üniversite bitirmiş insanlar dahi okuyamıyor, yazamıyor, konuşamıyor, derdini anlatamıyor. Reklamcının dilemması işte bu. Neandertal seviyesinde iletişim kurma beceresine sahip insanlara homo sapiens düzeyinde bir şeyleri anlatmaya çalışıyorlar. Bir insan "herkez" yazdı diye hiç neandertal denir mi diye kızacaksınız. Ancak mesele herkes kelimesini doğru yazıp yazmamasıyla ilgili değil. Örnek vermek gerekirse "ve" kelimesi Türkçe için günlük hayatımızda kullandığımız dilin %2,319'unu oluşturuyor. Bu bütün kullandığımız kelimeler göz önüne alındığında muazzam derecede yüksek bir oran. Ancak insanlar hala "ağaç, ve direk" şeklinde bir kalıp kullanabiliyorlar. Davulların sesini analiz ederek anlamlandırabilen bir beyne sahibiz. Bu beyin eğer okuyor olsaydı bütün kelimeleri doğru kullanabilecek bir kapasiteye sahip. Geleneksel Çin alfabesinde 40.000 sembolü tanıyabilen, yazabilen insan ile "ve" yazamayan insan aynı insan.

Okuyan, dinleyen, konuşan, yazan insan; düşünen insandır. Tabii ki düşünmeyen insan diye bir şey olmaz fakat ortalama bir insandan çok daha az düşünebilen insanlara yönelik iletişim çalışmalarında ne tür bir yol izlemek gerekiyor? Şuanda elimizdeki yöntemler oldukça kısıtlı. Biz bu yönteme propaganda diyoruz. Çünkü propagandaya karşı en zayıf insanlar düşünemeyen insanlardır. Elbette pazarlama ve reklamcılık da kelime anlamı itibariyle işimize yarayacak yöntemler fakat ilkel beyne yönelik çalışmalara propaganda daha çok yoğunlaşmış durumda. Yukarıdaki BMW sahibi abiye "momortisor"lerin aslında BMW serisinde olmadığını, otomobilini aldığı yerin onu kandırdığını ve bu yüzden aracın daha az para edeceğini söyleyip dolandırabilirsiniz. Fakat propaganda yapmak isterseniz "momortisor" denen aygıtın sürücüleri vegan yapacak bir frekans yaydığını söyleyerek vegan lobisi karşıtı bir teröriste de dönüştürebilirsiniz.