Sosyal Medya Kanallarını Kullanarak İhracatınızı Nasıl Artırırsınız? Örnek Ülke: Mozambik

Dünya nüfusunun 7.5 milyar, internet kullanıcılarının 4 milyar, aktif sosyal medya kullanıcılarının 3.2 milyar olduğu bir dünyadayız. (2018, Global Digital Report We Are Social) Bu dünyada müşterilere ulaşmak eskisine göre hem daha kolay, hem de daha zor.

Eskiden yurtdışına ürün ihraç etmek için mutlaka orada bir distribütör bulmak, orada markalaşabilmek için oradaki şirketlerle fuarlarda tanışıp işleri büyütmek gibi zorlu ve masraflı bir süreç vardı. Artık yurtdışına ürün hem B2B’de hem de B2C’de satmak çok daha kolay. Muhakkak işin lojistik ve dil üzerine sıkıntıları var ancak bunlar da artık çok aşılamayacak problemler olmaktan çıktı. Özellikle sosyal medya reklamları için kullanılabilecek çok basit metinler İngilizce’den ilgili dile yüksek oranda kaliteli bir şekilde çevrilebiliyor. Eğer küçük hacimli bir operasyon planlıyorsanız sizi kurtaracaktır. Elbette tecrübeli bir çevirmenle çalışmak her zaman için daha iyi. Lojistik tarafında ise dünya genelinde fullfilment hizmetlerinin artmasıyla depolama ve kargolama maliyetlerinizi oldukça minimize edebilirsiniz.

İhracat dendiğinde anlayamadığım bir sebeple hep hedef olarak Avrupa gösteriliyor. Biraz da bunu kırmak için uç bir örnek üzerinden sosyal medya üzerinden ihracatı anlatacağım. Hedef ülkemiz Mozambik olsun. Afrika’nın en fakir ülkelerinden birisi, kişi başına düşen yıllık gelir 1300$. Umutsuz gibi görünüyor değil mi? Hayır, değil. Nüfusun %10’u ise geri kalan nüfusa göre ortalama iki kat daha zengin. Yine benzer oranlarda internet kullanım penetrasyonu %9 ve 2 milyona yakın sosyal medya kullanıcısına sahip. Diğer yandan sosyal medya kullanım oranı geçen yıla oranla %42 artmış. Önümüzdeki yıl da %50’nin üzerinde bir büyüme bekleniyor. Yani ürünlerimizi alabilecek paraya sahip, ulaşabileceğimiz 2 milyon kişiden söz ediyoruz. Mozambik’te bizdekinin aksine Instagram ya da Twitter neredeyse hiç kullanılmıyor ancak internete erişimi olan neredeyse herkesin bir Facebook hesabı var ve oldukça aktif kullanıyorlar. Diğer yandan Mozambik Fashion Week son 15 yıldır düzenleniyor.

Mozambiklilere sosyal medya üzerinden ulaşmaya çalışmadan önce bir Pazar araştırması yapmak gerekiyor. Sosyal medya reklamlarında yapılan en büyük hatalardan birisi doğru hedefleme ve segmentlere ayıramamak. Özellikle bu işi amatör birisine verdiğinizde tüm Mozambiği seçip reklamı yayınlayacaktır. İlk iş olarak bizim hedeflediğimiz 2 milyon insanın Mozambik’te hangi markaları kullanmayı tercih ettiklerini incelememiz gerekiyor. Yani Mozambik’te varlıklı insanlar hangi markaları tercih ediyor?

Mozambik’te en çok kârlılık elde eden markaları da araştırabilirsiniz, Mozambiklilerin Facebook üzerinden beğendiği sayfaları da. BancABC(Banka), Toyota, Coca Cola, Mazda ve MozComputers adında bir teknoloji mağazası Mozambik’te orta ve üst segmentin en çok beğendiği sayfalar. Yani biz bu sayfaları beğenenleri hedeflersek doğru kitleye ulaşmış olacağız. Belki B2C ihracat ilk bakışta maliyetli gibi gelebilir ancak reklam giderleri oldukça düşük. Çünkü Facebook’ta reklam düzeni bir çeşit canlı borsa gibi işler. Eğer sizin hedeflediğiniz kişilere yönelik yayınlanan reklam sayısı çoksa, o kişilerin bedeli artar. Mozambik gibi bir ülkede Türkiye’ye oranla 10 kat daha ucuza reklam gösterebilirsiniz. Tek yapmanız gereken Portekizce bilen birini bulmak olacaktır.

Yine yapılan hatalardan belki de en büyüğü sosyal medya reklamcılığını TV, gazete ya da dergi reklamları gibi kurgulamaktır. Basılı ve görsel mecralarda bir reklam bir kez hazırlanır ve yayına girer. Dijital dünyada bu kural geçersizdir. Bir hedef kitleye birbirinden farklı 10 reklam göstermelisiniz ki hangi reklamın daha çok işe yaradığını görün. Diğer yandan hedeflediğiniz kitleyi de bölebildiğiniz kadar segmentlere bölün ki ne tür insanların ne tür metinleri ya da görselleri beğendiğini daha iyi ölçümleyebilesiniz. Yani Mozambik için gerçekleştireceğimiz bir kampanyada 10 kitle X 10 segment x 10 reklam göstermeniz gerekiyor. Yani 1000 farklı reklam görseli ve metni hazırlamalısınız. Bu hazırladığınız reklam kreatiflerini küçük bütçelerle yayına sokmalı ve maksimum bir haftanın sonunda işe yaramayan, satış getirmeyen reklamları bir bir kapatmalısınız. Kapanan reklamları analiz ederek o hedef kitlenin ne tür görsellerden hoşlandığını, ne tür metinleri sevdiğini iyi kötü anlamaya başlamış olursunuz. Bunun ardından hem durumu iyi giden kampanyalarda bütçeyi artırır hem de yeni test edilecek reklamlar hazırlarsınız. Bu sayede hiç bilmediğiniz bir pazarda bile çok küçük bütçelerle deneme yanılma yaparak maksimum faydayı sağlayabilirsiniz.

Bizler Türkiye’de bile dijital pazarlama gerçekleştirirken binlerce farklı reklam ile A/B testleri gerçekleştiriyoruz. İhracatta bundan çok daha fazlası gerekecektir. Diğer yandan oradaki insanların hangi ürünleri beğenip beğenmediğine yönelik eş, dosttan elde edebileceğiniz bilgilerden çok daha kesin, yüzbinlerce insan üzerinde deneyimlenmiş kesin veriler elde edersiniz.

Ancak bir kaç noktada da uyarılarda bulunmak istiyorum. Öncelikle sosyal medya pazarlaması ücretsiz değildir. Muhakkak reklam bütçesi harcamak zorundasınız. Ancak tabii ki Mozambik TV’lerine vereceğiniz ücretin çok daha azıyla bu işi gerçekleştirebilirsiniz. Diğer yandan mutlaka Portekizce’si kusursuz bir web sitesine ihtiyacınız var. Mozambikli birinin Whatsapp üzerinden sizinle konuşarak Türkiye’den tek parça ürün alacak kadar güveneceğini sanmıyorum. E-ticaret sitesi size mutlaka bir güven katacaktır. Diğer yandan bahsettiğim istatistiklerin elde edilebilmesi için web sitenizde Facebook Pixel ve dönüşüm kodlarının entegrasyonu tam olarak yapılandırılmış olmalı.

Buraya kadar Mozambik’te nasıl satış gerçekleştirebileceğinizi anlattım. Peki ya markalaşmak? Mozambik’te Toyota gibi, Dragon Enerji İçeceği gibi(Güney Afrika Menşeili), Truworths gibi (Güney Afrika Menşeili Giyim Markası) tüm Mozambiklilerin bildiği bir markaya nasıl dönüşebilirsiniz? Muhakkak mağaza açmak, fiziksel olarak orada bulunmak gerekecek gibi düşünüyorsunuz. Truworths’ün 450 mağazası var ancak Mozambik’te hiç yok. Diğer yandan Facebook sayfasını beğenenlerin 200bini ise Mozambik’ten. 200 bin Türkiye’de bir Facebook sayfası için küçük olabilir ancak Mozambik içim oldukça büyük, Truworths orada bir marka olmayı başarmış.

Mozambik özelinde farklı bir Facebook sayfası açmak değil, var olan sayfamızda ülke bazlı hedeflemelerle paylaşımlar yaparak sadece Mozambiklilerin görebileceği paylaşımlarla orayı hedefleyebiliriz. Öncelikle Mozambik kültürünü ve ne tür toplumsal olayları andıklarını, hangi günleri kutladıklarını araştırmak gerekiyor. Hangi ünlüleri, hangi fenomenleri takip ettiklerini, ne tür sporları yaptıklarını ve izlediklerini listelemek gerekiyor. Banal bir örnek olacak ama Hindistan’da Müslümanları hedefleyeyim derken ineğe tapanların Kurban Bayramı’nı kutlarsanız biraz başınız ağrıyacaktır. Bu tür ufak krizlere bulaşmamak ve Mozambiklilerin kalbini kazanmak için onların kültürüne uygun içerikler hazırlamak gerekecek. Özellikle bizim 15 Temmuz’umuz gibi ya da 30 Ağustos’umuz gibi milli hissettikleri günleri hedefleyerek ithal marka olmaktan çıkar, kendilerinden bir marka haline gelmek için ilk adımları atabilirsiniz.

Elbette sadece sosyal medya üzerinden bir “marka” olabilmek mümkün değil ancak bilinirliğinizi artırma konusunda ciddi adımları özellikle de varlıklı kesim üzerinde sağlayabilirsiniz. Bu modeli dünya üzerinde istediğiniz ülkeye uyarlayabilirsiniz. Yalnızca dikkat etmeniz gereken şey ülkenin dijital varlıklarını ince ince incelemek. İran ve Çin gibi kısıtların olduğu ülkelerde ya da eski Sovyet ülkelerindeki alternatif ağların daha güçlü olması gibi durumları iyice araştırmak gerekiyor.

İşin B2B tarafında ise her ülkeye maalesef LinkedIn üzerinden ulaşabilmek mümkün değil. Yine dijital PR gibi alternatif kanalların da desteğiyle sosyal medya üzerinden B2C’de talep edilir bir marka haline geldikten sonra B2B’den de talepleri siz almaya başlayacaksınızdır. B2B’nin yolu B2C’den geçer sözünü unutmamak gerek.

İstatistikler için kaynaklar: CIA World Factbook, We Are Social Digital Report

Markanızın Geleceği Kuracağınız Duygusal Bağa Ne Kadar Bağlı?

Marka olmak üzerine yıllardır yazılıp çiziliyor. “İnsan” rasyonel kararlar almayan bir varlık olduğu için doğan markalar aslında hayatımızı kolaylaştırmak için varlar. Düşünsenize, marketten deterjan alacaksınız, önünüzde 10 farklı ürün var, hiç birinde marka yok. Tek tek içindeki etken maddeleri okuyup karşılaştırıyorsunuz… Gelinen noktada artık insanlar satın aldıkları markalarla sadakat ve duygusal bağ kurmaya başladılar.

Bu kavramlar öncelik tamamen para olmadığı zamanlarda oldukça etkililer. Elbette yaşanan bir kıtlık döneminde markete gidip UNO’dan başka ekmek yoksa yemem, çocuklarım ekmeksiz kalsın demeyecek insanlar. Sadakat ve duygusal bağ kavramlarını özellikle X kuşağı anlamakta bazen zorluk çekiyor. Çünkü kıtlık gören Baby Boomers kuşağının elinde yetiştiler. Çünkü X ve BB kuşağı için bir ürünün fiyat/fayda ekseninde sundukları daha önemli. Fakat bulunduğumuz yıllarda dünya genelinde büyük bir bolluk dönemindeyiz, kıtlık dönemi ile yetişen insanlar bazen yeni döneme düşünce olarak uyum sağlayamıyorlar. 

Benzer hikayeleri herkesin vardır, babam Gaziantep’te daha 6-7 yaşlarında iken bir gün sofrada yemek yiyormuş. Bir yudum tastan ayran alıyor, bir yudum yemekten yiyormuş. Dedesi bir tane şaplatmış kafasına, bir ondan bir ondan ayran mı dayanır, az tutumlu ol demiş. Tabi ayran dediğimiz şeyin içinde eser miktarda yoğurt var. Ben ise babama evimde bir bardak ayran ikram ettiğimde dedesinin ona söylediklerine benzer şeyler söyledi. Zira biz ayrana su koymuyoruz, yoğurdu mikserden geçirip içiyoruz. Bu birbiri ardına gelen iki kuşak arasındaki fark. Benim alfa kuşağındaki kızım ve oğlum büyük ihtimalle daha da farklı olacaktır. “Aferin baksana 3 bardak ayran içti, içi yanmış çocuğun.” diyoruz. Bolluk zamanında yetişen ve bolluk zamanında yetiştiren Y kuşağının çocukları olan Alfa kuşağında marka olgusu çok daha güçlü olacak.

Marka sadakati kavramına karşı duranlar bile “çok az insan markalara sadık” diyor, aslında unuttukları bir şey var. Şu anda akıllı telefon pazarında en yüksek kârlılığı sağlamış olan Apple’ın sunduğu teknoloji ile rakiplerinin çok da büyük bir farkı yok. Yani o kastettikleri “çok az insan” ile dünyanın en büyük şirketini elde edebiliyorsunuz. 

Duygusal bağ ve marka sadakati yok diyen markacıları da anlıyorum, yabancı dilden çevrilmiş, dünya markalarını inceleyen kitaplarda okuyup sanki iki günde markalaşma gerçekleşmiş gibi hissediyorlar ve Türkiye’de uygulamaya kalktıklarında patlıyorlar. Suçlu kavramlar oluyor. Aynı durum “konumlandırma” kavramı için de geçerli. 

Üstteki tweetin son cümlesi gerçekten çok önemli. “Değer katmak” ne demek? Markaysa her ürünün bir markası zaten var. Eski bir müşterime “marka danışmanınız var mı?” diye sorduğumda, “evet, marka, patent işleriyle ilgilenen bir şirket var” demişti. Mevzu marka oluşturmak değil, markanın bir değer olması. Bu da marka sadakati ve tüketiciyle kurulan duygusal bağ ile olur. Yoksa tüketiciye tokat attığınız sözüm ona viralleşen ve çok ses getiren reklamlarla bir “değer” oluşturamazsınız. 

Duygusal bağ kurulan süreç ikiye ayrılır. Bir çok pazarlamacının patladığı yer burası. İçsel markalaşma ve dışsal markalaşma. İçsel markalaşmada ürünün kendisi önemlidir. Ürünü satın alan insan üründen memnun kalmazsa tabii ki bir marka sadakati oluşmayacaktır. Aldığınız Rolex saatin yelkovanının dönmediğini düşünün, yetkililerin yardımcı olmadığını vs. Rasyonel karar almıyor dedik de salak da demedik. Tüketicinin üründen asgari düzeyde memnuniyeti ilk şart. 

Dışsal markalaşma çalışanlardan başlar. Harley-Davidson’dan Lara Lee’nin sözünü hatırlamak lazım; “Biz “tüketici ne ister” diye uzun uzun düşünmüyoruz. Tüketiciler zaten biziz.” Tüketiciyle yaptığınız empati sadece tüketicinin rasyonel bahanelerini değil, bilinçaltında alması gereken mesajları da dikkate alarak yapıldığında gerçek içgörü yakalanabilir. Tüketiciyi anlamak üzerine Pantene’nin yaptığı isim değişikliği güzel bir örnek. Kuru, yağlı ve normal saçlara göre üretilen şampuanların türlerini hacimli, kıvırcık ve düz saç olarak değiştirdiklerinde tüketicinin kafa karışıklığını gidermiş, ona kendini daha iyi anlatır konuma gelmişti.

Amaç bağlılık olduğunda hedef bilinirliği artırmak değil, sevgiyi artırmak olmalı. İşte o yüzden reklamın iyisi kötüsü olur. Siz çıkıp bir şampuan reklamında Hitler’i oynatırsanız, çok konuşulur, hiç sevilmezsiniz. (Biomen kapattı gitti heralde, hiç bir yerde satılmıyor.)

Amaç bilinirlik değil, karakter ve karizma katmak olmalı. Yahu hiç bir markanın karakteri, karizması olur mu demeyin. Buyrun, karizma, karakter: 

Bir otomobilin motor sesi 1.6M izleniyorsa orada bir karizma vardır. Markanızın sadece iyi olduğunu, ucuz olduğunu falan söyleyerek bir değer üretemezsiniz. Sizin markanıza ait bir hikayeniz olmalı. 

Son 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki Zümrüdü Anka kuşuyla olan reklam filmini hatırlayın. Ortada bir hikaye var, sonucunda bir marka bağlılığı var.

Hepsinden önemlisi, markanızın tetikleyecilere ihtiyacı var. Harley-Davidson’ın motor sesi, Kellogs’un sesi, iPod’un beyaz kulaklıkları, süt ve Oreo’nun aşkı, 4 Mayıs’ın Star Wars günü olarak kutlanması (May the 4th Be With You) ya da Noel Baba’nın yeşil rengini bırakarak Coca-Cola renginde olması. 

Tüketicinizle duygusal bağ kurmazsanız belki X kuşağı sizi bir süre daha hayatta tutar. Ancak Y, Z ve Alfa kuşaklarının o kadar merhametli olacağını sanmıyorum. Sadakat ve duygusal bağ sizi pazarınızın lideri yapabilecek tek kavram. Aksi olsaydı, belki de Türkiye’de en güçlü dağıtım ağına sahip Coca-Cola Turkuaz suyu piyasadan çekmezdi, Nestle gibi yine dağıtımda güçlü bir marka pazara girmek için sadık tüketicileri bulunan Erikli’yi satın almazdı. İş sadece bulunabilirliği artırmak değil, tercih edilir olmakta yatıyor. Elbette işin zorluğu da şu olsa gerek, Alfa kuşağı hakkında henüz net bir veri yok ancak Z kuşağını sadık hale getirmek her geçen gün zorlaşıyor. Çünkü her gün yeni bir marka çıkıyor, rekabet artıyor, yine aynı şekilde her dakika daha fazla reklam yayınlanıyor ve körlük oluşmaya başlıyor. İşte bu noktada sadakatin yolu duygusal bağdan geçiyor. 

Konuyla ilgili kitap önerileri: 
Daniel Kahneman – Hızlı ve Yavaş Düşünme – Varlık Yayınları
Nir Eyal – Kancaya Takılınca – Elma Yayınevi
Gary Vaynerchuk – Teşekkür Ekonomisi – Mediacat
Donald Miler – Building a StoryBrand: Clarify Your Message So Customers Will Listen – HarperCollins Leadership

CreatorDen’in 7 Ayda Cirosunu Nasıl 10 Katına Çıkardık?

CreatorDen 2016 yılında kurulmuş ve TRPE Ventures tarafından fonlanmış bir influencer marketing platformu. Markaların gelip kampanyalar açarak influencerlardan teklif alabildiği ve tüm influencer sürecini takip edebildiği bir yapı. Bu platform sektörün ilklerinden olup biz başladığımızda da sektörün lideriydi. CreatorDen’i yakından tanımak isteyenler için;

Nasıl bir yöntem izledik?
Genellikle yazılım projelerinde kullanılan kanban modelini pazarlama süreçleri için kullandık. Haftalık sprintlerle iş listeleri oluşturup yapılanlar/yapılacak olanlar belirlendi, test süreçleri başlatıldı. Ölçümler sonucu çalışan hipotezleri yayınlayıp diğerlerini kapayarak dönüşüm optimizasyonu sürecini sürekli hale getirdik.

Süreç içerisinde benim eğitmenlik hayatıma tekrar olumlu gözlerle bakmamı sağlayan, eğitimden mezun olduğu zamanın üzerine çarpı 10 falan katmış Aylin Kavaklı ile birlikte yürüttük süreci.

İlk Adım

CreatorDen’i growth hacking metodolojisi üzerinden değerlendirip detaylı bir rapor hazırlayarak başladık işe. Analytics’ten edindiğimiz veriler ve ziyaretçilerle gerçekleştirdiğimiz mini anketler sonucu bir kaç ana problem farkettik. İlk olarak influencer marketing sektörüne bilen bilmeyen herkesin bir şekilde dahil olmaya çalıştığı bir zamanda gerçekten ciddi başarılar elde edilip edilemediğine dair şüpheler vardı. Bu şüpheleri gidermek adına siteyi güven öğeleri ile yeniden tasarladık. Avantajımız çok büyük markalarla çok büyük projeler gerçekleştirmiş ve başarıyı yakalamış olmamızdı. Bu projelerden rastgele bir kaçını ana sayfaya, marka ve influencer sayfalarımıza koyduk.

O zamana dek yapılandırılmış olan Adwords kampanyalarını analiz ettik. 150 yeni kelime ile ve yeni eklentilerle yeni bir kurgu oluşturduk. Facebook ve Instagram reklamlarında da tamamen yeni marka kaydına yönelik olarak yeni bir kurgu oluşturduk. Konumlandırma stratejimize göre markamız influencer’ları temsilen biraz daha cool ve profesyonel görünmeliydi.

A/B testlerine soktuğumuz 923 farklı Facebook ve Instagram reklamından şampiyon olarak çıkan ve 2TL gibi komik rakamlara kadar düşen bu reklam oldu.

Yeni kampanyalar ve yeni tasarımı yayına aldığımız ilk ay %459 oranında bir dönüşüm oranı artışı yakaladık. Facebook ve Instagram kampanyalarında 7 ayda 4.5milyon görüntülenme aldık, tıklama gerçekleştirenlerin %4’ü dönüşüm sağladı. Bu muhteşem ötesi bir oran! Ancak ziyaretçiyle temasa geçtiğimiz canlı chat üzerinden gelen mesajları analiz ettiğimizde bir sorunla karşılaştık. Ana sayfadaki cool kızlar mesajımızı tam veremiyordu.

Biz de yaptığımız işi KISS prensibini de göz önüne alarak daha da basitleştirdik ve metinler olmasa bile ne yaptığımız anlaşılacak bir hale getirdik.

Bu değişim dönüşüm oranlarını %4’ten %5’e çıkardı. Ancak dönüşümler sadece görünen sayfalardan gelmiyordu tabii ki. Yüksek aranma hacmine sahip anahtar kelimeleri hedeflediğimiz 15 farklı landing page hazırladık. Yine bu süreç içerisinde 60 yeni blog yazısı yayınladık. Yeri gelmişken güzel kalemi için de Dilek Erdensoy‘a teşekkürler. Peki organikte gerçekleştirdiğimiz bu atağın sonucu ne oldu?

Organik trafik 5.5 kat arttı. Organik trafiğin artışı demek aslında dönüşümlerin de artışı demekti. Zira yeni marka kaydının %20’si organik trafik sayesinde geliyor. Elbette gerçekleştirdiğimiz SEO çalışmaları sonucu da influencer marketing, influencer marketing nedir, instagram sponsorlu reklam gibi kelimelerde 1.sıraya oturmuş olmamız da dönüşüm oranlarının artmasında etkili oldu.

Domain otoritesinin artışında EV SSL’in ve site hızı optimizasyonunun çok büyük faydasını gördük. Ana sayfada 12MB’lık bir yük yerine 2MB’lık daha minimal bir çalışma gerçekleştirdik. Diğer yandan server side ve browser side caching sistemini kurmak da büyük katkı sağladı. Özellikle yüzümüzü bir an bile kara çıkarmayan Siteground‘un muhteşemliği de bu noktada önemli bir faktör oldu.

Diğer yandan hedeflerimizden birisi de sistemdeki nitelikli influencer sayısını artırmaktı. Ancak influencerları çekmek için ciddi bütçeler harcamak istemedik. Özellikle reklamlarla gelmelerindense kendi yaptığımız iş üzerinden yani WOM etkisi üzerinden gelsinler istedik. Çok basit ama çok etkili olan bir yöntem çok işimize yaradı. Markalar genellikle sosyal medya kampanyalarını takipçi sayısını artırmak için yaparlar. Biz farklı bir gözle bakalım dedik.

Gerçekleşen duvar kampanyası sayesinde takipçilerimiz takip ettikleri influencerları bizden haberdar etmiş oldular. Ufak bir iki taktik daha uygulamamızın sonucunda sistemde kayıtlı influencer sayımız iki katına çıktı, sistemde kayıtlı influencerlarımızın toplam takipçi sayısı ise 76 milyondan 148 milyona çıktı!

Sosyal medyadaki erişim rakamlarımızın artmasının bir sebebi de sistemimizdeki tüm influencerlara teker teker değmemiz oldu. Hepsiyle teker teker görüşüyor, ofisimizde çok yakında yayınlanmaya başlayacak olan videolarımızı çekiyoruz.

Influencerlarımızla tanışmanın dışında onları birer iş ortağı olarak görüp, birlikte etkinlikler düzenliyoruz. Özellikle bu etkinliklerden Influencer Talks serisi influencerlar arasında bir hayli popüler oldu. Son olarak 9.’sunu düzenlediğimiz Influencer Talks’larda bugüne kadar yaklaşık 4000 katılımcı ve 100’den fazla influencer ağırlandı. Influencerların CreatorDen’e ilgi göstermesi ve mobil uygulamayı elinden düşürmemesinin bir sebebi de bu kurulan duygusal bağ oldu. Günde binlerce influencerın kullandığı ve retention oranının %50’lerin üstünde olduğu bir mobil uygulama sunmak gerçekten kolay değil.

Tüm bu sürecin ardından cironun tam 10 kat artmış olması büyük bir gurur kaynağı olmakla birlikte beraberinde yeni bir sorun daha getirdi. Pazar liderlerinin genellikle yaşadığı en büyük challengelardan birisi bu. Türkiye’deki büyüme ivmemizi koruyabilmemiz pazarın hacmi dolayısıyla oldukça zor. Biz de biraz da okyanus havası almak için EU platformumuzu devreye aldık. P&G gibi markalarla globalde yaşadığımız deneyimler oldukça keyifli, EU’da henüz yolun başındayız ancak bu case studynin devamı da gelecek gibi görünüyor 🙂

Dünya Markası Çıkarmak için Tek Aklımıza Gelen Tekelleşme mi?

Marka. Belki de içinde bulunduğumuz yüz yılın en önemli detayı markadır. Bu yüzyıla dek insanlar sadece metaya para ödediler. Ancak artık insanların alışkanlıkları, önem verdiği şeyler değişti. Artık tamamen markaya para ödüyoruz. Bütün dünya kendi markalarına yatırım yapma derdindeyken, bu muazzam markalaşma yarışı içindeyken bizler ne yapıyoruz? Her gün kendimize sormamız gereken ilk soru bu bence. Elimdeki markayı daha da büyütmek için bugün ne yaptım?

Kendi çapımızda her birimizin güzel marka hikayeleri bulunmakta. Mesela en ilgimi çekenlerden birisi Çengelköy hıyarı. Hıyarı marka yapabilmişiz. Evet süper de bu markalaşma sadece “kendi çapında” kalabilmiş. Tayvan’da insanlar Çengelköy hıyarı aradığı zaman bu gerçek bir başarı öyküsü olabilir ancak. Artık o klişeleşmiş soruya daha derinlemesine bakmak gerekiyor. Bizden dünya markası çıkar mı? Net bir cevap vermek gerekirse, bu kafayla çok zor. Peki neden?

Doğruyu söylemek gerekirse iş “dünya markası” çıkarmaya gelince şirketlerin yapabilecekleri oldukça kısıtlı. İcraatın çoğunluğu devletten gelmeli. Almanya’yı bir otomobil devi yapan, Çin’i bir parça üretim devi yapan ya da Japonya’yı ileri teknoloji devi yapan şeylerin ardında büyük bir devlet politikası gizli. Ancak bizde sektöre ya da markalarımıza yönelik teşviklerden çok seçimden seçime kalkınma planları daha çok gündemde. Ne demek istediğimi ufak bir örnekle açıklayayım.

Şu anda Türkiye’de markasına yatırım yapan ve Türk sermayesiyle cep telefonu üreten 3 marka var. Vestel, Casper ve General Mobile. Reeder, Kaan, Teknosa, Turkcell T’yi bu 3’lü arasına özellikle almıyorum. İlk 3’nü zaten büyük ihtimalle bu makalede ilk kez duydunuz, Turkcell’in telefonları ise tamamen iç pazara yönelik ucuza telefon çıkarmak için yapılmış bir hamle olarak görüyorum. Bu 3 telefon markasının içindeki parçalarının nerede üretildiğinin falan hiç önemi yok. Markalar bize ait. iPhone’un bazı parçalarını Samsung üretiyor diye kimse Güney Kore malı demiyor.

Geçtiğimiz aylarda gündeme Vestel vergisi olarak anılan bir yeni vergi talebi gelmişti. İthal telefonlara ek vergi koyulması düşüncesi. Bu düşüncede Vestel’den gelmişti. Bu kafayla zor dememin sebeplerinden birisi de bu. Dünya markası çıkarabilmek için en sık gidilen yollardan birisi önce iç pazarda rekabete dayalı olarak inovasyonda çıtayı yükseltmek, ürünü mükemmelleştirmek ve sonunda dış pazara açılmaktır. Dış pazara açıldığınızda içeride edindiğiniz deneyimi ve nakit akışını kullanarak daha rahat hareket edersiniz. Ancak iç pazarda tekelleşmek sizi tamamen hantal bir yapıya dönüştürür. Bu hantallıkla evet kâr oranlarınız artar ancak dış piyasada sizi yerler.

Bizim iç piyasada rekabeti artıracak, yerli ürünlerin daha çok tercih edilmesini sağlayacak yaklaşımlara ihtiyacımız var. Cep telefonu pazarında farklılaşabilmek için herkesin 2 yıl garanti verdiği telefonlarda siz +3 yıl garanti verebilirseniz Pazar payınızı rahatlıkla artırabilirsiniz. Devletten teşvik alınması gerekiyorsa bunu ek vergi isteyerek tüketicinin sizden nefret etmesini sağlayarak değil, yerli ürünlerde cep telefonuna taksit seçeneğini geri getirterek sağlayabilirsiniz. Eğer yerli cep telefonlarında taksit seçeneği gelirse ya da ÖTV/KDV indirimleri gelirse bu markalara yönelik talepler artacaktır. Bu sayede AR-GE’ye daha çok yatırım yapma şansı ve müşteri deneyimini artırmaya yönelik daha fazla hareket alanı kazanılmış olacaktır. Sanırım ülkemizdeki girişimcilik ruhunun da en büyük problemi bu. “KPSS’yi kazanamadım, öyleyse girişimci olayım.” Kafasıyla dünya ile rekabet edebilecek ürünler geliştirmek çok zor. Garantici, tekelci yaklaşımlardan çok rekabeti nasıl daha çok geliştirebiliriz yaklaşımını benimsememiz gerekiyor.

Dünya markası çıkarma noktasında fırsatlar hiç olmadığı kadar çok günümüzde. Özellikle dijital dünyanın getirdiği yeni nesil küreselleşme markanızı kolayca dünya genelinde tanıtabilmenize olanak sağlıyor. Ancak dijital dünya ile bu kadar iç içe olmuşken halen markalarımız yurt dışı pazarlara açılırken ilginç “kabotaj” ayrıcalıklarıyla distribütorlere bağlanıyorlar. B2C ürünlerde distribütörlere bağlılık dönemi artık bitti. Biraz daha ek yatırımla doğrudan satışlarınızı istediğiniz coğrafyaya gerçekleştirebilirsiniz. Amazon, Aliexpress gibi pazaryerlerinde ürünlerinizi satmaya başlayarak bir adım atabilirsiniz. Örneğimi özellikle Vestel’den veriyorum zira yurtdışına açılma planları olan, yurtdışı ofisleri olan bir marka. Fakat dijitalin gücüne yurtdışında verdiği önemi araştırdığımda Facebook sayfasını sadece 28 kişinin beğendiğini görüyorum. (Vestel International)

Görünen o ki uzun bir süre Türkiye’de döviz kurları yüksek seyredecek. İç pazara hitap ederek yüksek büyüme oranlarını yakalamanın oldukça zor olduğu bir dönemdeyiz. Yüksek kârlılık oranlarını yakalayabilmek için dış pazarlara doğrudan açılmadığımız her gün zarara bir adım daha yaklaşıyoruz. Çin bizim için harika bir örnek olmalı. Xiaomi ve Huawei gibi markalarını hele hele Made in China algısına rağmen tüm dünyaya kabullendirdiler. Japonya’nın 50 sene önce yaptığını şimdi de Çin yapıyor. Peki biz ne yapıyoruz?

Diasporamızı ne kadar kullanıyoruz? Türkiye dışında yaşayan milyonlarca Türk var. Bu Türkler sadece seçimden seçime akla geliyor tüm Türkiye’de. Özellikle Almanya’daki Türklerin Türkiye’ye karşı kültürel bağını hiç koparmamış olanları tam bir potansiyel marka elçisi. Almanya, Fransa ya da Hollanda’ya açılmak için öncelikle oradaki Türkleri hedefleyen, onların çevreleriyle ürününüzü paylaşacağı kampanyalar kurgulamak gerekiyor. Bu kampanyalarda da asıl ağırlığı Euro D gibi TV kanallarından çok hepsinin kullandığı sosyal ağlar üzerinden yapmak çok daha mantıklı. Çünkü özellikle Avrupa’daki genç göçmen nesil TV izlemiyor. Fuardan fuara pazarlama aktivitelerinden çok süreklilik arzeden çalışmalara ihtiyacımız var.

Ulusal kaynaklarla bir marka yaratmak da seçeneklerden birisi. THY bu yolda güzel gidiyor. Ancak tüm markalar için tercih edilebilecek yol maalesef bu değil. Bunun yerine asıl odaklanılması gereken yöntem Asya Kaplumbağası denilen premium ürünler çıkarıp dünya genelinde en iyi ürünü, yüksek fiyattan vermek olmalı. Ancak bu şekilde Made in Turkey’i daha anlamlı kılabiliriz. Lafı geçmişken, Made by Turkish daha etkili bir slogan olabilir. Halen bizi hindiyle bağdaştıranlar çok fazla.

Asya Kaplumbağası örneğini temellendiren marka Haier. 85 yılında arızalı üretilen yüzlerce buzdolabını işçilere balyozlarla kırdırmış bir firma. İşçilerin maaşlarının kat be kat üstünde olan bu bozdolaplarını işçilerin ağlayarak kırdığını söylerler. Marka özellikle bu olay üzerinden ünlendi. Peki bizde bunu yapabilecek yürek var mı? İşte bu yürekle Asya Kaplumbağası rotası işe yarayabilir. Hatanın, müşteri memnuniyetsizliğinin en aza indirgenmesi ve bu memnuniyet oranını yıllar yılı duyurmakla. Fakat bizdeki durumu hepiniz anımsarsınız. Şikayetvar’daki ilk şikayeti gören patron, “beğenmiyorlarsa kullanmasınlar kardeşim” der. Haier şu anda dünyanın en büyük beyaz eşya üreticisi. Bunu sağlayan tek şey ise hatasız ürün üretimine odaklanmış olmaları. Biz Türkiye pazarında pek görmüyoruz ancak General Electric’in Appliance bölümünü 5.4 milyar $’a satın alabilmiş bir şirketten söz ediyoruz.

Bir dünya markası çıkarabilmek için odaklanmamız gereken AR-GE’ye yatırım yapmak ancak bunun da ötesinde odağımızın müşteri memnuniyetine, mükemmel ürünler üretmeye kaymasıyla mümkün. Eğer ben de mükemmel ürün/hizmet sunuyorum diyorsanız da size kötü bir haberim var. Sizin adınızı daha önce duymadık. Bunun da sebebi dijital reklama yeterince yatırım yapmamış olmanız.

Sevgili İşsizler, Neden İşsizsiniz, Açıklıyorum

Yaklaşık 6 yıldır iş görüşmelerine giriyorum, müşterilerim adına kimi zaman İK’cılarla kimi zaman danışman olarak yüzlerce iş görüşmesine girdim. İşe alınmayan adayların bir çok ortak noktasını gördüm. İşin İK’cıları eleştirme kısmını @stajyer yapıyor zaten, ben adayların neden işe alınmadığını açıklamaya çalışacağım.

Her şeyden önce adaylar başvurdukları şirketin temsilcileri gibi düşünmemekte ısrarcılar. Bir iş ilanı açan yetkili ne ister? Mümkünse yüzlerce başvuru arasında boğulmamak, 7-8 aday çağırıp, en uygununu işe almaktır hedefi. Son zamanlarda kariyer.netin tercih edilmemeye başlamasının sebebi de bu. Hiç unutmuyorum, sosyal medya uzmanı ilanı açmıştık kariyer.nette. 324 başvuru gelmişti, oturup istatistiğini çıkarmıştım. Başvuranların sadece 14’ü daha önce sosyal medya üzerine bir yerde çalışmıştı. Tahmin edebileceğiniz üzere ilanda deneyim kriteri de vardı. Başvuran bir kamyon şoförünü aradım. Gerçekten motivasyonunu merak ettim, neden zahmet edip de başvurmuştu? Aldığım cevap evlere şenlikti. “Ya alırsanız?” Abi, alırsak ne yapacağız? Gerçekten tek hedef bir işe girmek mi? Yoksa işi yapabilmek mi? Haydi diyelim alakasız bir özgeçmişle başvurduğunuz ilan sonucu iş görüşmesine çağırıldınız. Sorulan soruya ne cevap vermeyi planlıyorsunuz? İşverenler şirketleri kalabalık görünsün diye yeni bir elemanı işe almıyor. İş yapsın, şirkete katkısı olsun diye alıyor. (Aldığım cevap) İş görüşmesi esnasında üstün iletişim becerilerinizi göstererek işi alamazsınız. Başvurduğunuz alanla ilgili eğitim/deneyim yoksa ve biri size işe alıyorsa, asıl o zaman korkun. İşverenin derdi başkadır.

Kariyer.net vb. sitelerde hayal kırıklığına uğradıktan sonra bol bol kendi çevremden ve sosyal ağlardan CV toplamaya başladım. CV’lerin elenmesinin sebeplerine değinmek isterim.

Uzun Önyazı

Evet, önyazı eklemek, hedeflerinizden bahsetmek falan etkili, güzel şeyler ancak 6 sayfalık bir CV’nin 5 sayfalık önyazısını dünyanın en yetenekli adayı olduğunu bilsem bile okumam.

5 sayfalık önyazı görünce tepkim

En Hızlı Elenme Sebebi: Konusuz E-Mail

Başka sektörleri bilmem, dijital pazarlama gibi iletişim odaklı bir sektör için CV gönderiyorsanız, mail göndermenin adabını bilmek zorundasınız. Daha konuyu yazmayı bilmeyen birisi yarın müşteriye ne mailler atar kim bilir? Hiç bir işveren bu riske girmez.

Rica ederim?

Tamam, kimsenin arz ederim demenizi beklediği yok ama sonuçta iş başvurusunda formal bir dil kullanılır. En nihayetinde ilk baraj, ilk iletişimin sağlandığı yerdir. Rica edemezsiniz, yardımcı olabilirseniz sevinirsiniz, ne bileyim teşekkür edersiniz falan ama rica ederim kalıbı üstten alta yazılır.

Mail Bombardımanı

İşverenin dikkatini çekmek istiyor olabilirsiniz, bu güzel bir düşünce. Ancak adama CV’nizi günde 3 kere gönderdiğinizde gerçekten, çok samimi söylüyorum, isminiz hafızaya kötü bir biçimde kazınıyor.

Word mü PDF mi?

CV gönderimi resmi bir başvurudur. Hem fontsal ve yapısal düzenlemelerin kaymaması için hem de işin biraz da raconundan CV’ler .pdf olarak gönderilir. Word dosyasında gelen CV’nin ilk bıraktığı intiba ben amatörüm olacaktır.

Sertifikalar ve Etkinlikler

Bir çok öğrenci için kötü bir haber olacak bu ama Kristal Elma’ya ya da Altın Örümcek’e dinleyici olarak katılmış olmanız işveren için bir şey ifade etmez. Bunlar katıldığım eğitimler bölümüne yazılacak türden bir bilgi değildir. Diğer yandan 3-4 konuşmacının katılıp kendi işinin reklamını yaptığı ücretsiz üniversite etkinliklerinde almayanı dövdükleri katılım sertifikalarından bir sayfa eklemeniz de 3 salisede geçilen bir detay. Gerçekten başvurduğunuz alanla ilgili bir sertifikanız varsa, eğitiminiz varsa elbette yazın ancak kalabalık görünüyor diye dikkat çekmek yerine eksi puan alırsınız.

Referanslarda Uçmak

Falanca partinin ilçe başkanını yazdığınız anda şuanki siyasi konjonktüre göre işe alınma ihtimaliniz %50 oranında düşüyor. Diğer yandan bu gözler referansa Başbakan yazan da gördü. Ne yapmamı bekliyor, adamı arayıp seni mi sorayım? Diğer yandan 9 tane referans yazdığınızda bu sizi güçlü göstermez, tam aksine kalabalık olsun diye yazdığınızı ve aramayacağımızı düşündüğünüzü gösterir.

Referanslarda Patlamak

Dijital pazarlama sektörü gerçekten küçük. Herkes herkesi tanıyor gibi gelmeye başladı bana her geçen gün. Bir CV geldi, beğendim, görüşmeye çağırdım. Görüşmede olumlu geçti, referanslara dikkat etmemiştim. Bir baktım, 3 referans var. İkisi çok yakın dostum. Sırayla aradım, “Haydar sakın o adamı işe alma, batırıyordu bizi” dedi birisi, diğeri “Ben aylarca iki gram iş yaptıramadım, sakın bulaşma” dedi. Ya kardeşim, bu adamları referansına yazmadan önce hiç mi düşünmedin, ölçüp tartmadın.

Dosya Adı

Gerçekten çok küçük bir detay gibi görünebilir size ama CV dosyanızın adı “Ad Soyad Güncellenmiş Hali X Şirket Eklenecek .docx” şeklinde geldiğinde kafalar biraz karışıyor. ad-soyad-ozgecmis.pdf olmalı dosya.

Kariyer Sitelerinin CV’leri

Diğer sektörler için bu normal olabilir ancak pazarlama alanında “genellikle” daha kreatif, daha özgün kişiler aranır. Kariyer.netten çektiğiniz CV ile başvurmak yerine kendi tasarımınız göndermeniz sizi gerçekten daha dikkat çekici kılar.

Kriterler

Eğer iş ilanında iyi derecede İngilizce diye bir ibare varsa gerçekten İngilizceniz yoksa boşuna başvurmayın. Her iki taraf da boşuna zaman kaybediyor.

  • Peki X Bey, İngilizceniz nasıl, biz globale ürün satan bir şirketiz, müşterilerle iletişimde sorun yaşar mısınız?

  • Anlıyorum ama konuşamıyorum.

  • Peki yazabiliyor musunuz?

  • Google Trans..

  • Peki kolay gelsin.

Başvurmadan Önce Şirketin Lokasyonuna Bakmalısınız

CV’de iletişim adresi yazmayan birini iş görüşmesine çağırdım. Yerimiz Kurtköy’de. İş görüşmesine bir saat kala telefon geldi, “ya ben adrese bakmamışım, Esenyurt’ta oturuyorum.” Hayırlı olsun, kara listeye eklendiniz.

Fotoğraf

Evet ben de biliyorum, yurtdışında fotoğrafsız CV’ler şart, fotoğrafı olmayana da bir şey demiyorum ama Allah aşkına, ağzında sigarayla CV’ye fotoğraf mı konur? Şuraya ekran görüntüsünü koymamak için kendimi zor tutuyorum!

Typo

Daha CV’sine özen göstermeyen birisi işine nasıl özen gösterebilir? Bölümünün adını yanlış yazan, Adworlds çok iyi biliyor yazan, Egzel gördü bu gözler inanabiliyor musunuz?

Ünvan

CV’nin en başına sosyal medya uzmanı, SEO uzmanı falan yazarsınız ya hani, başvurduğunuz pozisyon dijital pazarlama uzmanı ise ünvanınızda muhasebeci yazmasın. Tamam ben de sivil havacılık mezunuyum ama CV’imde ünvan satırına bunu yazarsam ayıp olmaz mı?

Beklentiler

Adaylarda en sık karşılaştığım sıkıntılardan birisi; sadece işe girmek için iş görüşmesine geliyorlar. İşe alınana kadar söylemeyecekleri yalan yok neredeyse. Mutlu olamayacağın, uyum sağlayamayacağın bir işe neden girmek istersin ki? 3 ay sonra zaten ya istifa edeceksin ya kovulacaksın, bu taklalar niye?

  • X Hanım, sizin çalışmak istediğiniz yerden beklentiniz ne? Ne olursa mutlu olursunuz?

  • 8-9 kişilik bir ekibi yönetirsem mutlu olurum.

  • Yalnız burada pazarlamaya bağlı tek kişi çalışacak.

  • Ah öyle mi? Çok sevindim, tam istediğim gibi bir yer. Kendimi daha rahat gösterebilirim.

  • ?????

Maaş

En çok yalanın söylendiği kısım burası. Kafalar da bazen bu konuda çok karışık olabiliyor. Geçenlerde bir stajyer ilanı yayınladım. Stajyere maaş vermemek ayıp değil ancak biz maaşlı düşünüyorduk. Birisi iletişime geçti, çağırdık, görüştük.

  • Peki, her şey çok güzel, staj süreniz boyunca ücret beklentiniz nedir?

  • 3500TL

  • 5 yıl sonraki kariyer hedefinizi sormadım X Bey.

Bütün bunları bir kenara bırakırsak, en gıcık olduğum aday tipi, bu sadece bana özel değil, görüştüğüm bütün işverenlerin de en gıcık olduğu aday tipi bu.

  • Hoş geldiniz, ne içersiniz?

  • Çay alabilirim, maaş ne kadardı acaba?

  • Lan bi dur! İşin ne olduğunu bile anlatamadık.

Hani sektör küçük demiştim ya, çok güzel bir örnek yaşadım geçen gün. İş görüşmesi sürüyor, her şey süper, yolunda. Konu doğal olarak maaşa geldi.

  • Ben önceki çalıştığım yerde 5500TL alıyordum. Bunun biraz üstünü talep edeceğim.

  • Peki, tamamdır biz değerlendirip dönüş sağlayacağız.

  • Abi X vardı ya bize iş görüşmesine geldi, ne kadar maaş alıyordu sizde?

  • 1800TL alıyordu abi, neden ki?

  • E yuh be kardeşim!

Instagram Aşıkları

Ya ben çok yaşlandım, yeni nesil bir başka ya da biriler benimle fena bir şekilde alay ediyor. Instagram DM’den CV mi gönderilir kardeşim? Hayır bir de sonuna kalp atmış.

Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Bir işe girmek gerçekten çok kolay. Çevremde onlarca eleman arayan var, aylardır arıyorlar. Ancak unutmamak da gerekir ki birini işe almak bir şirket için ciddi bir maliyet, her şirket de bu maliyet riskini minimuma indirmek istiyor doğal olarak. Sadece işe girmiş olmak için gerçekleştirilen başvurular, sadece CV göndermiş olmak için göndermek, bunlar sizi iş sahibi yapmaz. Bir arkadaşım geçen şöyle bir cümle kurdu; “abi bugün saydım, 48 farklı yere başvurdum, elbet birine girerim.” GİREMEZSİN! İş ilanları loto oynamak için yayınlanmıyor.