İnsan beyni, beynin çalışma süreci, karar bilimi hakkında bilmediğimiz çok şey var. Ancak sır perdeleri aralandıkça yeni bir sürü fırsatla karşılaşıyoruz. Bu makalede okuyacaklarınız belki aşırı fütürist ya da hayalci gelebilir, baştan uyarmak istiyorum.

Ekşisözlük’te bir tabir vardır, “öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler” diye. Tam olarak benzeri bir durumu geçenlerde yaşadım. Geleceğe, gelecek planlarıma, çocuklarımın geleceğine dair planladığım her şey bir anda yok oldu.

Konuyu öncelikle eski bir haberler başlatmak istiyorum. Gözleri açıldı ama eski karanlık dünyasını özlüyor başlıklı haberle tanıştığımız Mike May. 3 yaşında geçirdiği bir kaza sonucu korneası ağır bir şekilde hasar gören May, buna rağmen usta bir kayakçı oluyor, 100 km’yi aşan hızlarda kayabiliyor, bir çok spor dalını kusursuz bir şekilde gerçekleştirebiliyordu. 45’li yaşlarına geldiğinde ise bir tedavi fırsatını duyup tedavi olmaya karar veriyor. Tedavi gerçekten başarılı oluyor fakat Mike göremiyor. Aslında gözlerinde herhangi bir sorun kalmıyor, gözlerinin gördüğü veriler sorunsuz bir şekilde işlenmek üzere beyne iletilebiliyor fakat 40 küsür yıldır hiç bir şekilde görüntü işlemeyen beyni bu görülenleri anlamlandıramıyor. Çünkü doğumdan itibaren insan beyninde sinapsların sayısı hızlı bir şekilde artar, ergenlik döneminde ise bu sinapslardan bazısı güçlenir, bazısı zayıflar/yok olur. Mike’ın da görme ile ilgili sinapsları hiç kullanılmadığından zayıflamıştı. Aslında yeniden görmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Gözlerindeki bant ilk açıldığında karşısında eşini, çocuklarını onlara gülümserken görmesine rağmen gördüğü şeylerin hangisinin çocukları, hangisinin duvar, hangisinin masa olduğunu algılayamamıştı. Neyin çok yakın, neyin çok uzak olduğunu anlayabilmesi için yılların geçmesi gerekti. Bugün bile gözleri görmezkenki yapabildiği bir çok şeyi yapamıyor. Aslında bu vakadan anladığımız iki şey oldu. Birincisi, gören organımız aslında gözlerimiz değil, beynimiz. İkincisi ise görmek dahil her şey doğduktan sonra öğrendiğimiz beceriler.

Diliyle Gören Adam

Yarasaların, yunusların “görme” şekli hep bana heyecan vermiştir. Ancak standart bir insan gibi, “Allah da onları öyle yaratmış” der geçerdim. Erik Weihenmayer’ın hikayesini okuyana dek. Everest’e tırmanan ilk kör adam olarak ünlenmiş Erik diline takılı bir cihazla görüyor.

Gözleri hiç görmüyor olmasına rağmen bir kağıtta ne yazdığını okuyabiliyor. (Daredevil’ın hikayesine atmasyon diyenlere gösterebileceğim bir örnek 🙂 ) Dilindeki Brainport adlı cihaz gözündeki gözlükteki kameralarda görünen görüntüleri diline çeşitli elektriksel titreşimler olarak aktarıyor. Yani dilinde beliren şekilleri anlamlandırıyor. Fakat hikayenin biraz daha derinine inince anlıyorsunuz ki o da cihaz ilk takıldığında hiç bir şey göremiyor. Fakat beyin uzun süre alıştırma yaptıktan sonra her titreşimi anlamlandırmaya başlıyor. Bu tıpkı yeni doğan bir çocuğun anne babasını dinleye dinleye konuşmaya başlamasına benziyor. Beyin gerçekten hayranlık uyandırıcı bir organ.

İlk insanlar evrim teorisine göre konuşmayı bilmiyordu. Bir şekilde yıllar süren alıştırmalar sonucunda karşılıklı iletişimi sağlayabilir, birbirlerini anlayabilir hale geldiler. Daha sonra duvarlara ya da tabletlere çizdikleri eciş bücüş çizgileri anlamlandırmaya başladılar ve yazıyı buldular. Beyin bunu da öğrendi. Braille alfabesi gibi, işaret dili gibi şeyleri öğrendi. Peki elektriksel akımları bizim için bir anlam içeren bir hale getirebilen beyin, bunu tüm cihazlarla konuşmak için de yapamaz mı?

Fütürizm denince akla kola takılmış hologramlı telefonlar falan geliyor. “The Best Interface is No Interface” diye ünlü bir söz var, acaba 30-40 yıl sonra gerçekten de tüm arayüzlerden kurtulabilir miyiz? Telefonumuzu elimize alıp okuduğumuz bir makaleyi gözlerimizi açmadan, elimize bir cihaz almadan okuyabilecek olsak neden aksini yapmaya gerek duyalım ki? Sonuçta beyinlerimiz tamamen mümkün olan en tembel deneyimleri yaşamak üzerine programlanmış. Vücudumuza yerleştirilmiş bir implant bize titreşimler ya da elektriksel akımlarla metinleri hatta görselleri aktarabilir mi? Erik’e aktarabildiğine göre bize de aktarabilir. Aslında halihazırda koklear implantların yaptığı da bir nevi bu. Dışarıdaki sesi kulaktan beynin algılayabileceği elektriksel akımlara çevirip bir çeşit iç kulak gibi davranarak kişinin duymasını sağlıyorlar.

Peki ya biz klimamızı algılayabileceğimiz bir dalga boyunda ses çıkarması için programlasak? Vücudumuza takılı benzeri bir implantla bu sesi yine beyin içindeki elektriksel akımların yaptığı gibi bir elektriksel akımla beynimize iletsek ve yine uzun bir süre alıştırma sonucunda klimanın ne dediğini anlayabilir miyiz? Şuanda teorik olarak mümkün. Peki kardeşim klimanın ne dediğinden bana ne dediğinizi duyabilir gibiyim. İşin önemli kısmı klimanın ne dediğini duymak değil, tam tersine çalışan bir implant da beynimizin düşündüğü ve tıpkı kolumuza “hareket et” komutunu ilettiği gibi klimaya “açıl” komutunu iletmesi.

Belki de gözlerimizi, ağzımızı, kulaklarımızı kullanmamıza gerek kalmayacak bir gelecek konuşuluyor bugünlerde. Hayatımızı, alışkanlıklarımızı nasıl değiştirebileceğinden çok bunun gibi bir teknolojinin dünyayı nasıl değiştirebileceğini bir düşünün. Sonra da nelerle uğraştığımızı düşünün. Dolar kurundaki yükselişten dolayı kağıt fiyatları çok arttı, yayınevleri zam yaptı, artık kitap okuyamayacak mıyız? Gözünü seveyim, sen okuma, okuduğun yaramıyor çünkü.

Kime sorsak Osmanlı’nın geri kalışını açıklarken vereceği ilk örnek matbaanın geç gelişi olmuştur. Peki biz, bu dönemde matbaa gibi yıkıcı teknolojilere karşı nasıl tepki veriyoruz? Ayy ben kitabın kokusu olmadan yapamam, o yaprağı çevirdiğimi hissetmeliyim. İyi de neden? Kitabı okumanın amacı “bir şey öğrenmek” değil midir? E-kitapların çok daha zengin materyaller sunabildiğinden, çok büyük kolaylıkları olduğundan, daha ucuz olduğundan falan bahsetmeyeceğim, biliyorsunuzdur zaten. Yayınevlerinin e-kitaplara karşı çıkmasını anlıyorum. Tıpkı el yazmasını bırakıp matbaaya karşı kazan kaldıranlar gibiler, çünkü işlerini tehdit ediyor. Her yıkıcı teknolojinin karşısında olan bir luddist muhakkak olur. Ancak okuyucuları anlayamıyorum.

Geleneksele, babamız da böyle yapardı laflarına gereğinden fazla takılıyoruz. Nostalji romantizmi 21.yy’da bize bir pranga gibi sarıldı, bırakmıyor. Bunu devlette de, özel sektörde de sıkça görür olduk. Kesinlikle kastettiğim şey tarihe sahip çıkmamak falan değil, tarih olmuş alışkanlıklara devam etmemek. Ben hala basılı para ile işlem yapıyor olmamızdan dert yanıyorum, devlet dairelerinin bir çoğunda banka kartı/kredi kartı geçmiyor. Daha yeni yeni turkiye.gov.tr gibi hizmetlerle tanışmaya başladık. Sadece Türkiye’de neler olup bittiğine bakınca büyük bir hızla dijitalleşiyormuş gibi geliyor ancak ABD’de 1993’te e-devlet serüveni başladı. Daha bir iki yıl öncesine kadar belediyeler bile “olmaz, biz verilerimizi vermeyiz, e-devlet falan bunlar boş işler” diyerek ayak diretiyordu. (Hala diretenler yok değil)

Elin oğlu Mars’a gidiyor, biz burada neleri tartışıyoruz gibi bilindik bir sonla kapatmak istemiyorum. Elin oğlu Mars’a gidiyor evet ama farkında mıyız bilmiyorum, özel sektör aracılığıyla gidiyor. Artık dünyanın değişimine ayak uydurma vaktimiz bizim geldi, bürokrasi anca arkadan takip edebilir. Gelenekselci insanların söz sahibi olmasını özel sektörde engelleme vaktimiz geldi. Dijitalleşen dünya dendiği zaman aklınıza sadece Whatsapp ve Instagram geliyorsa, “internet de büyük icat canım, buradan Japonya’daki adamla görüntülü görüşebiliyorsun, küreselleştik artık” cümlesiyle dijitalleşmeyi açıklamaya çalışıyorsanız siz de o söz sahibi olmamalı dediğim geleneksele takılı kalmışlardansınız.

Ek Okumalar;

  • Beyin – David Eagleman – Domingo
  • Akıldışı Ama Öngörülebilir – Dan Ariely – Optimist
  • Augmented – Brett King – Mediacat
  • Blink – Malcolm Gladwell – Mediacat