Dropshipping Eğitimi Aldatmacasına Kanarak Paranızdan Olmayın!

Özellikle gençler arasında popülerleşen bir yeni zengin olma yöntemi var. Adı Dropshipping. 10 yıldan uzun süredir bu kavram aslında hayatımızda ancak son zamanlarda Dropshipping eğitimleri ve dropshipping ile bakın ne kadar zengin oldum temalı reklamlarla gündeme geldikçe en kolay kandırılabilen kitle olan gençler bu furyaya dahil oluyorlar.

Dropshipping Nedir? 

En başından net bir şekilde söylemem gerekiyor. Dropshipping ile para kazanılabilir. Yalnız bunu sağlamak için çok fazla değişken var ve bu değişkenlerin bir çoğu size ve yaptıklarınıza bağlı değil. Bilmeyenler için dropshipping basit bir ifadeyle Çin’den malı alıp ABD’deki vatandaşa satmak aslında. Ancak e-ticaretin genel akışından farklı olarak dropshippingte mala eliniz hiç değmiyor. Hatta nasıl bir mal gönderdiğinizi görmüyorsunuz bile. Amazon’da açtığınız mağazaya sipariş geldiğinde bu siparişi Aliexpress’e iletiyor, Aliexpress’ten çıkan malı Amazon’daki müşteriye yönlendiriyorsunuz. Bir nevi e-ticaret komisyonculuğu. Peki sorun ne?

İmkansız Vaatler Nasıl Sunuluyor? 

Dropshipping üzerine hem Türkiye’de hem de dünyada çok büyük bir furya başlatıldı. Bu furya zenginlik temalı reklamlarla pazarlanarak herkesin kolayca para kazanabileceği şeklinde pompalanıyor. Bir abimiz bir gün Porsche bir gün Lamborghini’si ile lüks otellerde fotoğraflar çektiriyor, videolar yayınlıyor. Bakın ben bu rahatta yaşıyorum, siz de işinizden ayrılın, dropshipping eğitimimi alın ve siz de bu konforu yakalayın diyor.

Konu ile Nasıl İlgilenmeye Başladım? 

Bir kaç konferanstır konferans sonunda üniversite öğrencileri yanıma gelip dropshipping hakkında sorular soruyor. Geçen bir konferans sonunda bir öğrenci kısaca hayatını anlattı. KYK bursu aldığını ve babasının hastane masraflarını karşılaması gerektiğini, 250$ olan dropshipping eğitimini almak için para biriktirdiğini ve yakında babasını yurtdışında tedavi ettirebileceğini heyecanla anlattı. O an bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim.

İşin Size Söylenmeyen Maliyetleri Var

Pazarlama tüneline girdiğiniz ilk video ve Facebook/Instagram reklamlarında bol bol para kazanacağınıza yönelik mesajlar alıyorsunuz fakat işin maliyet kısmından eğitimi alınca haberdar oluyorsunuz. Öncelikle ödemelerinizi alabilmeniz için ABD üzerinde bir şirkete ihtiyacınız var ki Paypal kullanabilesiniz. Ödemelerden kesilecek olan vergiler, kargo maliyeti, Amazon komisyonu gibi maliyetler mevcut. Hepsinden önemlisi dropshippingi ya da Amazon üzerinden ürün satmayı dünyada ilk deneyen siz değilsiniz. Satmaya çalıştığınız ürünü satmaya çalışan yüzler/binler var. Onların arasından sıyrılıp öne çıkabilmek için kesinlikle ciddi bir reklam bütçeniz olmalı. Facebook ve Adwords reklamlarıyla ürünlerinizi satmanız gerekecek. Bunun için günde 5$ gibi komik rakamlar telaffuz ediliyor. Bu eğitimleri tamamlayanların çoğu da herhangi bir satış yapamadan, reklam harcaması yaptığıyla kalıyor.

Dropshipping Eğitimi Alıp Kandırıldığını Anlayanlara Nasıl Bir Mahalle Baskısı Uygulanıyor?

Öncelikle bu eğitimleri satın alanlar kapalı Facebook gruplarında izole bir şekilde iletişim sağlıyorlar birbirleriyle. İçerideki sistem çok güzel bir şekilde hazırlanmış. Tıpkı ponzide olduğu gibi burada da bazı kazananlar var ve bu kazananlar eğitimi, eğitimleri verenleri deliler gibi savunuyorlar. Ancak bu savunma masumane bir savunma değil, bir çeşit mahalle baskısı kurma amaçlı tamamen önceden ayarlanmış ve kanalize edilmiş bir savunma. Örneğin bir kişi başarısız olduğunda bu onun beceriksizliğidir söylemi.

Bu sebeple gördüm ki bu müthiş mahalle baskısından dolayı insanlar yaşadıkları kötü tecrübeleri aktarmaktan çekiniyorlar.

İnsanlar yaşadıkları olumsuz deneyimleri öncelikle çevrelerinden çekindiklerinden açıklamaktan kaçınıyorlar. Bu arada yazı içerisinde kullandığım ve kullanacağım ekran görüntülerinin de hikayelerini anlatayım. İnsanların diğer çekinceleriyle de doğrudan bağlantılı. Bu işten mağdur olanları nereden bulabilirim diye düşünürken aklıma kendi aralarında açtıkları dropshipping grupları geldi. Ancak bu gruplara girip kimler mağdur diye sorsam anında mağdurların içerikleri silinecek savunucu tayfanın içerikleriyle dolacaktı. O nedenle sinir olacaklarını bildiğim bir gönderi paylaştım Facebook’ta. Haliyle kendi gruplarına konuyu taşıdılar ve bir sürü insan oradan görüp bana mağduriyetlerini anlattı. İlgili gönderi. Gönderide de göreceğiniz üzere hakarete ve kişisel paylaşımlara laf etmeye kadar her şeyin yapıldığı mini bir linç girişimi yiyebiliyorsunuz dropshippingçilere laf ettiğinizde. Bu da insanların çekinmesinin bir diğer sebebi. Son sebep ise Adnan Oktar taktiği dediğim taktik sebebiyle. Hakkınızda en ufak kötü bir şey söyleyeni hemen dava etme yoluna giderseniz, insanlar hakkınızda kötü şeyler söylemekten çekinir, aman ne uğraşacağım derler. Bu adamlardan birine kendisi hakkında “dolandırıcı” demediğim halde bana dolandırıcı dedin, mahkemelerde süründüreceğim tarzıyla yaklaştı. Gördüm ki insanları bu şekilde sindiriyorlar. Ekşisözlük’teki bir çok entryi de aynı yöntemle kaldırtıyorlar. Bu adamlara laf eden iki üç tane (aşırı kalitesiz) Youtube videosundan başka bir içerik bırakmamışlar internette. İşin mahalle baskısı o kadar ileri seviyedeki sahte hesaplarla da küfürler ederek sindirmeye çalışıyorlar.

Sistem Neden Çiftlikbank’a Benziyor? 

Dropshipping yöntemi bildiğimiz e-ticaretin stoksuzu diye mahalle ağzıyla tanımlanabilir. Ancak dropshipping eğitimi sektörü ponzilerle çok büyük yakınlık gösteriyor. Her şeyden önce her ikisinde de çok zengin olacaksınız diyen biri var. Her ikisinde de en çok parayı sistemi kuran kazanıyor. Yine her ikisinde de çoğunluk başarısız olurken (kendi ağızlarıyla sadece %5 başarılı olabiliyor) geri kalanlar paralarını batırıyor. Hepsinden de öte işin psikolojik boyutu tamamen ponzilerle ve sahte tarikatlarla aynı.

Bilişsel çelişki kavramını ortaya koyan Leon Festinger, 1956 yılında yayınladığı Kehanet Boşa çıktığında (When Propechy Fails) kitabında dünyanın UFO’lar tarafından işgal edilip kıyametin kopacağı ve sadece kendilerinin hayatta kalacaklarına inanan bir tarikatı anlatmıştır. Tarikat üyeleri, liderlerinin kendilerini topladığı yer ve saatte UFO işgalinin gerçekleşmeyip kıyametin de kopmadığını, dünyanın da yerli yerinde durduğunu görünce kuvvetli bir zihinsel çelişki yaşamışlardır. Bu durumda, enayi yerine konduklarını, servetlerini boşa harcadıklarını ve aldatıldıklarını kabul etmeleri gerekir. Ancak tarikat üyelerinin çok büyük çoğunluğu, bu fiyaskoyu liderlerinin de yardımıyla farklı bir şekilde çözmüştür. Onlara göre uzaylılar, tarikatlarını ödüllendirmek ve onları güçlendirmek için ikinci bir şans vermiştir ve daha çok insanı ikna ederek kurtarmaları için kıyameti ertelemiştir. Böylece grup kendini toplamış ve daha fazla taraftar edinmek için harekete geçmiş, bunun sonucunda da gücünü daha çok artırmıştır. Kaynak: http://www.acarbaltas.com/bilissel-celiski/ 

Ponzi sistemlerinde insanların servetlerini boşa harcadıklarını kabullenememesinin asıl sebebi Festinger hipotezidir. İnsanlar kendilerine yalanlar söyleyerek aslında doğru kararları verdiklerini düşünürler. Özellikle bu kabullenememe sonunda kolay yoldan para kazanma vaadiyle birlikte daha da güçlenir. Bu durumda yaşananlardan birisi de bu aslında. Sanal bir cemaate dönüşmüş olan bu dropshipping eğitim gruplarını cezbeden bir şey daha var:

İşin Sosyal Kanıt Temeli

İnsanlara bakın ben para kazanıyorum demeniz yeterli olmuyor, başkalarının da kazandığını göstermelisiniz. Ancak bunu yapmak düşük başarı oranlı dropshippingde zor olduğu için sık sık sahte kazanç görüntüleriyle tamamlanmaya çalışılıyor.

 

Gruplardan kovulan ama davalık olmak istemeyenlerin yazdıkları dikkat çekici bir şey de operatör kısmında T-Mobile yazan mobil ekran görüntüleriyle, internetten bulunan kazanım ekran görüntülerinin paylaşılması, bunu farkedenlerin kovulması. Socialproof faktörü insanları ikna etmek için oldukça önemli. Çiftlikbank’ta dolandırılanlardan bir kadın da demişti ya, herkes parasını yatırıyor o yüzden biz de yatırdık diye. Hele hele Y ve Z kuşağının özendiği gibi bilişim alanında girişimci olmak, kısa yoldan para kazanmak ve herkesin kazandığını görmek muhteşem bir hayal gibi geliyor.

Dropshipping Eğitimleri Nasıl Para Kazanıyor? 

Bu eğitimler bir çeşit pazarlama tüneli. 200-250$’dan aldığınız eğitimle iş bitmiyor. Bu eğitimi aldıktan sonra işi tam olarak öğrenebilmek için bir eğitim daha almalısınız, onun üzerine yeni açılan başka bir kursu daha, ardından bir tane daha… Sadece eğitim mi? ABD’de nasıl şirket kuracaksınız? Onun için de bir arkadaşımız var, ona da bilmem kaç dolar ateşleyin, şirketi kurdunuz da muhasebeciniz nerede? Biraz daha dolar ver diye gidiyor süreç. Bu kadar para yatırdınız, hala başarılı olamadıysanız bizden danışmanlık satın alın ile de son noktayı koyuyor.

Dropshipping Üzerinde Nasıl Bir Mağduriyet Yaşayabilirsiniz? 

Madde madde gidelim.

  • Giriş maliyeti anlatıldığı gibi sıfır değil! Şirket kurulumu, vergiler, kargo masrafı, reklam giderleri şart. Tabi eğitim alacaksanız da bir kaç bin dolar da eğitimlere ayırmanız gerekecek 🙂
  • Amazon’da dropshipping yapmak Amazon’un kuralları gereği tavsiye edilmeyen bir yöntem. Kaynak: https://sellercentral.amazon.com/gp/help/external/201808410?language=en-US&ref=mpbc_201808430_cont_201808410
  • Eğer yukarıdaki kaynağı tam olarak anlayamadıysanız kesinlikle dropshippinge girmeyin çünkü İngilizceniz zayıf. Dropshippingte birebir müşterilerle konuşacaksınız, sanıldığı gibi yes, no bilmeniz yeterli değil. Amazon’un size attığı mailleri bile anlayamıyorsanız hesabım niye kapatıldı diye ortalarda dolaşırsınız.
  • Dropshippingte iade süreci çok sıkıntılı. Amerika’daki adam ürünü iade etmek istediğinde genellikle Çin’deki tedarikçiniz kabul etmiyor. Eh ürün ortada kaldı. Sattığınız ürün komple zarar olarak size dönüyor. Sadece bu zararla kalsanız iyi, bir iade edemediniz, iki iade edemediniz, üçüncüsünde Amazon haydi yar sana güle güle diyor. Hesabınız suspended oluyor. Bunu açabilmek için yapabileceğiniz tek yöntem başkası adına yeni bir hesap açmak. Babanızın, annenizin, eşinizin kimlik belgesiyle yeniden başvurmalısınız. Peki bu ne sıklıkla yaşanıyor? Dropshipping gruplarından birinin yardım forumundan ekran görüntüleri paylaşayım;

  • Amazon’da o ürünü tek satan siz değilsiniz. Listelemelerde sıranın sonundan başlarsınız. Listelemelerde yukarıya çıkmak için diğer rakiplerden daha fazla satış yapmanız gerekiyor. Çin’den mal alıp göndereceğiniz için gönderim süresi de çok uzun olacağından listelemelerde düşük puan alacağınızdan geride kalıyorsunuz.
  • Çin’den alacağınız ürünü siz Amazon’da satmaya çalışırken tedarikçiniz fiyatı değiştiriyor fakat sizin haberiniz olmuyor. Genellikle aradaki farktan ötürü zarar ediyorsunuz. Sattığınız tüm ürünleri takip etmeniz pek de kolay değil.
  • Amazon’dan ödemelerinizi 1-1,5 ay sonra alabiliyorsunuz. Diyelim ki işler çok iyi gitti, ilk aydan 100 ürün sattınız. 35$’lık 100 tane ürünü Çin’den siz satın alıp, Amerikaya göndermeniz gerekecek. Ne oldu sizin sıfır maliyet? 🙂 (100 tane satamazsınız tabi o yüzden sıkıntı yok)

İşte En Büyük Sıkıntı

Arkadaşlar, bu eğitim üzerinden çevrilen ponzivari sistemin en büyük kurbanı çocuklar. Lise çağındaki çocuklarımız kısa yoldan zengin olma hayaliyle kandırılıyor. Bir video röportajın ismi şu;

Ve bakın bu ve bunun gibi videoların altına gelen bir kaç yorumu da göstermek istiyorum;

Haydi yetişkinleri geçtim, bu eğitimleri çoluk çocuğa satıyorlar. Yani sözün özü, en savunmasız, en paraya ihtiyaç duyan insanların hayallerini kullanarak lüks arabalar satın alan bir ponzivari sistem kurulmuş durumda.

Aldatıcı Reklamlar TTK’ya Göre Suç

Türk Ticari Kanunun 57. maddesinin 3. bendine göre, “Kendi şahsi durumu, emtiası, iş mahsulleri, ticari faaliyeti veya ticari işleri hakkında yanlış veya yanıltıcı malumat vermek veyahut; üçüncü şahıslar hakkında aynı şekilde hareket etmek suretiyle rakiplerine nazaran onları üstün duruma getirmek; bir haksız rekabet halidir.”

İnsanlara özel jet, lüks otomobil, puro, lüks oteller göstererek “siz de eğitimimi alırsanız bu rahata kavuşursunuz” temalı reklamlar yanıltıcı reklamlardır. Alenen işlenen bu suça karşı da yetkililer gereğini yapacaktır.

Dropshippingi ille de yapacağım, deneyeceğim diyorsanız, Youtube’da binlerce detaylı video var. Birileri üzerinizden para kazansın, sizi bir silkeleme tüneline sokup zengin olsun istemiyorsanız bu tür eğitimlere paranızı kaptırmayın. Paranızı kaptırırsanız aşağıdaki ekran görüntüsündeki gibi Amerikalılara “bakın nasıl keriz silkeledim” diye hava atma malzemesi olursunuz. (Sadece hava atılsa iyi, nasıl sattım diye eğitim yapılıyor, o satılıyor.)

Dijital Pazarlama Alanında Kendinizi Nasıl Geliştirebilirsiniz?

Dijital pazarlama ve sosyal medya alanları son bir kaç yıldır trendden inmiyor. Kendinizi bu alanda geliştirmek için izleyebileceğiniz bir çok yöntem mevcut. Bugüne kadar 2000’den fazla öğrencimle birebir olarak derslerimde kendilerini nasıl geliştirebileceklerini anlattım. Özellikle tüm bu yöntemleri tek bir yerde vermenin güzel olabileceğini düşünüyorum. Öncelikle sektördeki eğitimlerden başlayalım.

Sertifika programları dijital pazarlama alanı için ikiye ayrılıyorlar. Birincisi uzun dönemli, sonunda bir ünvan alabileceğiniz, bir üniversite ya da MEB onaylı bir kurumda verilen sertifikalar. Yalnız uzun dönemli eğitimlerde de bir ayrım söz konusu. Bazı eğitimler 50-60 saatlerde kalırken, bazıları 200 saati bulabiliyor. Hatta 2012 yılında 600 saatlik bir eğitimin parçası da olmuştum. Bu eğitimlerde bence saat konusu oldukça kritik. Zira dijital pazarlamanın temellerini öğrenmek isteyen birisine kısa sürelerde bir şeyler aktarabilmeniz pek olası değil. Yapabileceğiniz anca, “evet böyle bir sektör var, bu alanda çalışanlar güzel şeyler yapıyorlar” demesinden öteye biraz zor gidecektir.

İşi bilenlerin genel olarak yanıldığı bir nokta var, dijital pazarlama üzerinde daha önce hiç bir şey yapmamış bir insan için anlattıklarınız uzay bilimi gibi geliyor, bir kez anlatmayla daha önce bir pratik yapmamış olanlar gerçekten bir şey anlamıyorlar. Konuların tekrar edilebilmesi ise 50-60 saatte pek mümkün gözükmüyor zira çok fazla alt başlık bulunmakta. Bunların bir çoğuna ise derinlemesine girmek gerekiyor. Yalnızca SEO alanında bile 40 saatlik bir anlatımın sonunda tüm konulara değinebileceğinizi düşünürsek, 50-60 saat pek de yeterli değil gibi görünüyor.

Bir diğer konu ise eğitime katılacak olanların bilgi düzeyi. Özellikle bazı eğitim kurumlarında lisans diploması isteniyor. Bu bence sektörün ruhunun bilinmemesi ile ilgili. Sektörde işini gerçekten iyi yapan bir çok insan üniversite hatta bazısı lise mezunu bile değil. Okullarda öğretilen bilgilerle dijital pazarlamanın çok bir ilgisi yok. Pazarlamanın temellerini bilmek, 4P bilmek, konumlandırma bilmek evet çok gerekli fakat bunları sertifika programının içinde de verebilir bu kurumlar. Bunları bilmiyor diye eğitime almamazlık edilmesi çok yanlış olurdu. Lisans eğitimi zorunluluğunu aslında eğitimlerdeki akademisyen kadrosuna bağlayacağım. Sektörde bir çok akademisyenin dersinde bulundum. Dijital pazarlama alanı için konuşmak gerekirse, hiç biri sektörle ilgili en ufak bir şey bilmiyorlar. Bilgileri yalnızca teoride. Hayatında hiç Facebook reklamı vermemiş birisine Sosyal Medya Reklamcılığı dersi anlattırırsanız, öğrenci haliyle bir şey anlamaz. Eğer anladığını iddia ediyorsa da diğer eğitimlerden çıkanlarla 15dk sohbet ettiğinde isyan etmeye başlar. Eğitim seçiminde akademisyen kadrosunun geniş olması kesinlikle negatif bir etken.

Dijital pazarlama geleneksel pazarlama gibi teori ağırlıklı bir konu değil. Bol bol uygulama yapmanız gerekiyor. Bu uygulamaları gerçekleştirirken de çok önemli bir şeye ihtiyacınız var: Bir bilgisayar! Öğrencilere bilgisayar getirme zorunluluğu belirtmeyen ya da bilgisayar sunmayan eğitimleri komple çöpe atabilirsiniz. Zira bu eğitimler genellikle seminerler dizisi olarak geçmekte. Sektörde biraz isim yapmış birinin, büyük bir ihtimalle hiç o kadar fazlasını yönetemeyeceğiniz bütçeyle (profesyonel gözle çok kötü olduğu belli olan) havalı impression, reach rakamlarını anlatıp gitmesinden ibaret olacak. Bunun da adına case study çalışması diyecekler. Peki bu case studyde hangi uygulamayı nasıl gerçekleştirdiniz diye detaya girilen bir soru yöneltildiğinde ise bir cevap alamayacaksınız çünkü detayları kurgulayanlar isim yapmamış, asıl işi bilenler. Size sadece falanca yerin direktörü ünvanı satılmıştır. O direktörlerin çoğu hayatında title değiştirmemiş, Instagram’da story atmamış kimseler. İşin ilginç yanı bir çoğunun sosyal medya hesabı bile yok. Hatta bu konuya da değinmek gerekiyor. Ben bir eğitim almadan önce mutlaka eğitmenin sosyal ağlardaki hesaplarını kontrol ederim. Sosyal medya alanıyla ilgili bir eğitim veriyorsa kendi hesaplarının da düzgün yönetileceğini düşünürüm. Bence gerekli bir detay.

Uzun dönemli sertifika programlarının dışında yeni yeni trend olmaya başlayan bir ya da iki günlük kısa sertifika programları çıkmaya başladı. Bu programlar resmi olarak bir sertifika verme yetkisine sahip olmasa da (zaten Google haricinde herhangi bir kurumdan aldığınız sertifikanın sektörde geçerliliği yok) sertifika dağıtıyorlar. Bu eğitimlerde tek bir konunun detaylarına girme fırsatı yakalıyorsunuz. Model hem kârlı hem de sıkıntısız olduğu için hızla büyüyeceğe benziyor. Özellikle dijital pazarlama eğitimlerinde detay olarak görünen Google Tag Manager gibi bir konuya özel olarak hazırlanmış iki günlük bir eğitim, ufkunuzu açabiliyor. Bu açıdan bir iki günlük tek bir dikeydeki konuya odaklanmış eğitimlerle takıldığınız konularda kendinizi geliştirebilirsiniz.

Yine uzak durmanızda fayda gördüğüm bir diğer eğitim tipi de, kendi kendini eğitmen ilan etmiş ve kendi adıyla sertifika dağıtan bir kaç kişi türedi. Özellikle bu tip eğitimler belki hayatında bilgisayarı eline almamış kişiler için biraz ufuk açıcı olabilirler ama edindiğiniz bilgilerle bir e-ticaret sitesinin dönüşüm optimizasyonunu gerçekleştiremezsiniz.

Bir diğer konu ise kitaplar. Kendinizi gerçekten kitap okuyarak dijital pazarlama alanında geliştirebilirsiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse bir Türk tarafından yazılmış, sosyal medya ya da dijital pazarlamayı kapsamlı bir şekilde anlatan bir kitap tavsiyesinde bulunamıyorum. Fakat yabancı yazarlardan çok iyi örnekler çıkıyor. Özellikle tek bir dikeye yönelen kitapları daha fazla önemsiyorum. Tabi işin ruhu da kitap yazmaya ayrı bir engel. Zira kitabınızda Facebook reklamlarını anlatırken 12 farklı reklam tipi var diye yazıyorsunuz, ertesi günü çıkan güncellemeyle reklam tiplerinin sayısı 14’e çıkıyor. Siz daha baskıya vermeden kitabın güncellenmesi gerekiyor. Bu açıdan da bakıldığında özellikle dijital odaklı değil, pazarlama odaklı kitaplara ağırlık verilmeli. Türkiye’de pazarlama üzerine lisans eğitimi almış ya da hiç eğitim almamış kişilerin tamamına global bir bakış açısı edinmeleri amacıyla pazarlama alanında yabancı yazarlı olarak yazılmış olan klasiklerden başlayarak ellerine ne geçerse okumalarını tavsiye ediyorum.

Kitaplar bizim sektörümüzde maalesef işin öğrenilebileceği ilk kaynak değil. Bizim sektörün dinamizmini yakalayan tek yer bloglar. Ancak bloglar dediğimde aklınıza haberler geliyorsa yanılıyorsunuz. Kendinizi geliştirebileceğiniz yazılar haberler değil, how-to makaleleridir. Google’da bu yıl en çok bilmem ne dizisini aramış olduğumuz okuyana hiç bir şey katmayacak ya da falanca startupın ne kadar yatırım aldığını bilmeniz de size bir şey katmayacak. Hangi optimizasyonun, hangi geliştirmenin nasıl yapılacağını, hangi uygulamanın nasıl kullanılacağını anlatan blogları takip etmekte fayda var. Bu bloglar genellikle kurumsal bloglardan oluşuyor. Yurtışında (Türkiye’de de bir kaç harika örnek var) bir çok dijital pazarlama aracının kendisine ait blogu bulunmakta. Bu bloglar sık yazılar yayınlamasalar da yayınladıklarında gerçekten okunmaya değer şeyler yazıyorlar. Bu blogların bir listesini oluşturup Feedly aracılığıyla takip etmenizi öneriyorum.

Kendinizi geliştirmenin bir diğer yolu ise videolar. Youtube’da bir çok uygulamanın nasıl kullanılacağına dair binlerce video var. Evet bir çoğu İngilizce ve evet İngilizce bilmeden dijital pazarlama sektöründe ilerlemeniz mümkün değil. Bu videolarda izlerken uygulayarak bir çok dijital pazarlama aracını kullanmayı öğrenebilirsiniz. Diğer yandan Udemy eğitimlerine de göz atmanızda fayda var. Çoğunluğu yine İngilizce olsa da muhteşem görüntü ve ses kalitesiyle binlerce saatlik eğitim bulunmakta.

Biraz self-promotion gibi olacak ama en güncel konuları takip edip kendinizi geliştirmenizin etkili yollarından birisi de sıkı dergi okuyucusu olmak. Pazarlama alanında yayın yapan ve doyurucu içeriğe sahip az sayıda dergi olsa da bu dergileri kaçırmadan, satır satır okumak gerekiyor. Brandmap’e de bu vesileyle ekosisteme katmış olduğu değerden ötürü teşekkür ediyorum.

Ücretsiz ya da ücretli etkinliklerle kendinizi geliştirmeniz, yeni şeyler öğrenmeniz bambaşka bir makale konusu olsa da Türkiye’de gerçekten zor. Bence etkinlik işine bel bağlayıp çok fazla para harcamanıza gerek yok. Özellikle sektördeki ücretli/ücretsiz etkinliklerin çoğu sponsorların kendilerini övdüğü konuşmalarla dolu olduğundan dolayı yeni şeyler öğrenebilme şansınız çok az oluyor. Ufak bir tüyo vermem gerekirse genellikle yeni başlayan etkinlik dizilerindeki o ilk amatörlük heyecanı kaliteli içerik vermelerine daha çok imkan veriyor. Tabi yeni etkinlik dizilerine kimsenin sponsor olmuyor olması da bir diğer etken.

Tüm bunların özetini geçmek gerekirse, klişe bir laf olacak ama “Öğrenmek için gereken tek şey, öğrenmeyi istemeniz.” Gerçekten, dijital pazarlama sektörünün işini bilen, öğrenme aşkına sahip insanlara ihtiyacı var. Bu niteliklerdeki insanlar çok hızlı bir şekilde kariyer basamaklarını çıkabilirler. Bir çok sektörde işiniz çok zor olmasına rağmen, bu sektörde ihtiyaç sandığınızdan daha fazla!

Cambridge Analytica Bir Cambaza Bak Oyunundan İbaret

Cambridge Analytica olayı yani ABD’de 50 milyon kişinin datalarının elde edilmesi ve bu datanın segmente edilerek her segmente ayrı reklamların gösterilmesi olayı. En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. İşte gerçek dijital pazarlama budur! Bu olayın etik dışı olmakla hiç bir ilgisi yok. Big datayı pazarlamada kullananlar ne yapıyor sanıyordunuz ki?

Yıllardır markalar için sosyal data toplama ve toplanan datalara yönelik pazarlama faaliyetlerinin içerisindeyim. Dünyadaki tüm büyük markalar potansiyel müşteri kitlesine ve müşterilerine daha akılcı yaklaşabilmek için datanın gücünden faydalanıyor. Bunu nasıl yapıyor?

Telefonunuza yüklediğiniz mobil uygulamalar, işlerin daha eğlenceli olduğu 2010-2015 arasında Facebook uygulamaları hatta üye girişi yaptıktan sonra çözdüğünüz eğlenceli mini testler. Bütün bunlar sadece kişinin datasını elde etmek içn yapılır. Falanca hediyeyi kazanma şansı yakalamak için uygulamamıza katıl, sorulan soruları çöz, büyük hediye senin olsun tarzı uygulamalar/yarışmalar tamamen kullanıcı datasını elde etmek için yapılmakta. Cambridge Analytica’da tek sorun uygulamayı kullananların arkadaşlarının da datasının elde edilmesiydi ki o da Facebook tarafından o dönemlerde izin verilen bir durumdu. Aslında Cambridge Analytica’nın yaptığı şeylerin hiç biri Facebook’un kurallarına aykırı değil. Diğer yandan yasal olmayan bir durum da söz konusu değil zira tüm kullanıcılar bu şartları kabul ederek uygulamalara dahil oluyorlar.

Bazen en temel noktaları kaçırdığımızı düşünüyorum. Dijital pazarlamayı sadece billboard reklamlarına alternatif banner gösterilebilen alanlar olarak mı görüyorsunuz gerçekten? İşin bütün espirisini bu mu sanıyorsunuz? Dijital pazarlamayı diğer pazarlama faaliyetlerinden farklı kılan şey tam olarak özelleştirilebilir olması. Tek bir kişiye olmasa da oldukça küçük gruplara yönelik reklamların gösterilebiliyor olması bu işi değerli kılan. Beş parmağın beşi bir değil arkadaşlar. Tüketicilerin de hiçbiri birbiriyle aynı olamaz bu nedenle her tüketiciye yönelik ayrı mesajları içeren reklamlar hazırlamak durumundasınız.

Bu yazıyı yazmadan önce bir kaç gün bekledim, acaba birisi çıkıp da samimi bir şekilde işlerin nasıl döndüğünü anlatacak mı diye ama kimseden ses çıkmadı. Belki de mahalle baskısı ya da işimi kaybederim düşüncesiyle olsa gerek dijital pazarlamanın aslında ne olduğunu bilen kimse gıkını çıkarmadı bu olaylar neticesinde. Gezi olaylarının hemen ardından bir partiye gönderdiğim teklif aklıma geldi, hemen açıp baktım neler yazmışız diye. (İşi bir yeğen aldı, merak etmeyin) Tam olarak Cambridge Analytica’nın yaptığını teklif etmişiz. Toplumu segmentlere bölmek ancak segmentleri S.E.S. gruplarına göre değil, etnik, dini, siyasi görüşlerine göre bölmek ve bu segmentler hakkında dataları toplayarak farklı sayfalar/hesaplar aracılığıyla farklı reklamlar göstermek. Çünkü olması gereken bu. Bir siyasi parti de olsanız, bir marka da olsanız dijital pazarlama bu işe yarıyor ve uygulanması gereken asıl metot bu.

Play Store’dan herhangi bir uygulama seçtim. Akbank Direkt. Aklınıza gelebilecek tüm uygulamalarda olduğu gibi bu uygulamada da tonla izin isteniyor ve hepsinin bir istenme amacı var. Önce nelerin izni istenmiş ona bakalım.

Bu uygulamanın şunlara erişimi vardır:
Cihaz ve uygulama geçmişi
Uygulamanın, şunlardan birini veya daha fazlasını görüntülemesine izin verir: cihazdaki etkinlikle ilgili bilgiler, hangi uygulamaların çalıştığı, göz atma geçmişi ve yer işaretleri
Kimlik
Şunlardan birini veya daha fazlasını kullanır: cihazdaki hesaplar, profil verileri
Takvim
Takvim bilgilerini kullanır
Kişiler
Kişi bilgilerini kullanır
Konum
Cihazın konumunu kullanır
SMS
Şunlardan birini veya daha fazlasını kullanır: SMS, MMS. Bunlar için ödeme alınabilir.
Telefon
Şunlardan birini veya daha fazlasını kullanır: telefon, çağrı kaydı. Bunlar için ödeme alınabilir.
Fotoğraflar/Medya İçerikleri/Dosyalar
Şunlardan birini veya daha fazlasını kullanır: cihazdaki resim, video veya ses dosyaları gibi dosyalar, cihazın harici depolama alanı
Kamera
Cihazın kameralarını kullanır
Mikrofon
Cihazın mikrofonlarını kullanır
Kablosuz bağlantı bilgileri
Uygulamanın, Kablosuz bağlantının etkin olup olmadığı ve bağlanan Kablosuz cihazların adları gibi Kablosuz ağ kullanımıyla ilgili bilgileri görüntülemesine izin verir
Cihaz Kimliği ve çağrı bilgileri
Uygulamanın, telefon numarasını ve cihaz kimliğini, etkin bir çağrı olup olmadığını ve çağrıda bağlanılan karşı tarafın numarasını öğrenmesine izin verir
Diğer
check-in özelliklerine eriş
pil istatistiklerini değiştir
Ana Sayfa ayarlarını ve kısayollarını okuma
Ana Sayfa ayarlarını ve kısayollarını yazma
Ana Ekran ayarlarını ve kısayollarını okuma
Ana Ekran ayarlarını ve kısayollarını yazma
İnternet’ten veri alma

Örneğin sizden SMS izni alıyor, bu izinle cep telefonunuza gelen doğrulama kodunu otomatik olarak uygulamaya girebiliyor. Kamera iznini alıyor, bu seçenekle birlikte QR kodlar okutabiliyor. Bunlar aynı zamanda sizin tüm bu verilerinizi alıp pazarlama amaçlı olarak işleyebilmeleri anlamına da geliyor. Kötü niyetli bir çalışan şunları yapabilir, bunları yapabilir diye korkmaya gerek yok, orada bir hukuki güvencemiz daima var. Ancak marka sizin GPS verilerinizi eşleştirerek size ulaşabileceği lokasyonlarda billboard reklamları çıkabilir. Bu ilk akla gelen örneklerden birisi. Ancak sizin fotoğraflarınızın exif bilgilerini alarak, fotoğraflarınızın nerede çekildiğinden sizin gittiğiniz mekanların bir haritasını çıkarıp, ne tür mekanlarda yemek yediğinizi ve hangi gelir grubunda olduğunuzu da çıkarabilir. (Tabi banka uygulaması bu, bunu yapmak için ihtiyaç duymayacaktır 🙂 )

Bu ve bunun gibi veri işleme faaliyetleri gayet olağan bir durum. Cambridge Analytica’nın da yaptığı oy verirse karşı partiye oy verecek olan insana “boşuna oy verme” demek. Bunun her seçimde yayılan “Mührü X partisine bastım, Y partisine de Hayır yazdım” kampanyalarından ne farkı var? Benzer çalışmaların Türkiye’de siyasi partiler tarafından gerçekleştirildiğini yazmayı inanın çok isterdim. Ancak maalesef bizim siyasilerde o kafa gerçekten yok. Hala işi miting meydanlarına çıkmakla, #FalancaNeDedi diye hashtagler kasmakla hallettiklerini sanıyorlar.

Gelin size asıl Big Data’nın asıl tehdidini anlatayım. Cambridge Analytica gibi magazinsel saçmalıkları bırakın. Başka bir şirkete bakın. Palantir. 

Tolkien okuyanların hemen gözleri parladı. Evet, şirketin adı Yüzüklerin Efendisi’ndeki mesafeden bağımsız, kürelere dokunarak düşünce gücüyle konuşulabilmesini sağlayan Palantir adlı taşlardan geliyor. Bu şirketin yaptıkları da tıpkı LOTR’daki gibi fantastik. Kurucuları Paypal çıkışlı (Ne Paypalmış be dediğinizi duyar gibiyim) olan bu şirket data analytics üzerine çalışıyor. Yalnız hizmet verdiği kurumlar ABD’nin devlet kurumları. FBI, CIA, NSA, NYPD gibi kurumlar. 20 milyar dolar değerindeki bu şirketin tek sahip olduğu şey data ve bunu işleyebilen yazılımları. Palantir ABD’nin ulusal güvenliğini sağlamakla ilgili istihbarat sağlayan bir şirket. Bunun için ilgili kurumların datalarını eşleştiriyor ve işliyor. İşin bize yansıyan tarafı, Palantir suçu öngörmek için sosyal medyayı ve suç kayıtlarını işliyor, kimin suç işleyeceğini ya da suçlu olduğunu buluyor. Crime Risk Forecasting

Palantir’in basına yansıyan faaliyetleri cinayetler, uyuşturucu kaçakçılığı olsa da Amerikan Ordusu’nun Irak ve Afganistan’da aktif olarak Palantir’den faydalandığı da bilinen bir gerçek. En büyük destekleyicilerden birisi olan CIA’i de hesaba katacak olursak sosyal medya üzerinden örgütlenen halk ayaklanmalarında Palantir’in payının ne olduğu merak uyandırıyor. Neden merak uyandırıyor biliyor musunuz? Kurucusu Peter Thiel Facebook’un en büyük yatırımcılarından birisi. Aynı zamanda büyük bir Trump destekçisi.

Demem o ki, Cambridge Analytica sadece bir cambaza bak oyunudur. Herkes cambaza bakarken yankesiciler izleyenlerin ceplerinde ne varsa toplarmış. Palantir’in gündeme gelmesiyle birlikte cambaz sahneye çıktı. Asıl tehlike iki üç uygulamaya verdiğiniz izinlerin size karşı reklamlar göstermesi değil, tüm hayatınızı yüklediğiniz Google, Facebook, Apple gibi şirketlerin verilerinizle ne yaptığı.

Data bazlı Growth Hacking Danışmanlığı hakkında bilgi almak ister misiniz?

Türkiye’de Pazarlama Etkinliklerinde Sorun Nerede? Hangi Etkinliklere Katılmalı?

Türkiye’deki pazarlama, iletişim ve dijital ekosistemindeki etkinliklerden biraz bahsetmek istiyorum. Hiç yurtdışında etkinlik düzenlemedim ama Türkiye’de etkinlik düzenlemek cidden zor iş. Çünkü insanların talepleriyle sizin amaçlarınız ve alacağınız fayda genellikle birbirine uymuyor. Biraz açıklayayım.

Öncelikle ekosistemden biraz bahsetmem gerek. Etkinlikleri kategorize edecek olursak, ücretli ve ücretsiz olarak ikiye ayırarak başlıyoruz. Ücretsiz etkinliklerde Kworks, Habita, Kollektif House, Bilge Adam GO ve Workinton gibi yerlerde düzenlenen daha sektör içi profesyonellere yönelik etkinlikler bir grup oluştururken, Bahçeşehir Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Doğuş Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi gibi daha büyük etkinlik alanlarına sahip ancak daha masse hitap eden etkinlik alanları mevcut. Ücretli etkinliklerdeyse oteller ve kongre merkezlerinde düzenlenen etkinlikler ve düşük ücretli olup paylaşımlı ofis merkezlerinde düzenlenen mini etkinlikler mevcut. Her birini ayrı ayrı değerlendireceğim için bir kategorizasyona gitmem gerekti.

Etkinlikler içerikleri olarak da birkaç kategoriye ayrılıyor. Salt bilgi veren etkinlikler, ilham veren etkinlikler ve kendi şirketlerini tanıtan konuşmacıların olduğu etkinlikler diye sıralayabiliriz.

Bir kere şunu anlamamız lazım. İnsanlar salak değiller. Yalnızca kendi şirketini anlatan konuşmacıların olduğu etkinliklere hiç kimse şirket tanıtımını dinlemek için gitmiyor. Giden insanlar iki tipteler. Ya dinleyiciyi şirketi göndermiş oluyor, bu nedenle sunumun tamamını dinlemesi gerekiyor, çünkü şirkette patronu ne dinledin, o kadar para verip gönderdik diye soracak ya da konuşmacıyı dinlerken telefonuyla vakit geçiriyor ve arada asıl amacını yani katılımcılarla iletişime geçip, tanışma işini hallediyor. Peki neden durum böyle can sıkıcı?

Türkiye’de ücretli bir etkinlik düzenleyecekseniz katılımcılar sizden yemek, rahat koltuklar ve şık bir ortam bekliyor. Hatta aralarda klasik müzik dinletisi, belki araya bir şovmenin çıkmasını, bir iki manken görmeyi ya da kısaca eğlenmeyi bekliyorlar. Hal böyle olunca etkinliği düzenlemek için otelde düzenlemekten başka seçeneğiniz çok az. Otellerde ortalama 300 kişilik bir katılımcı için ücretler 100K civarında seyrediyor. Eğer tercihiniz Lütfi Kırdar ya da Haliç Kongre Merkezi gibi bir alan olacaksa ücretler 200-250K’yı da bulabiliyor 500-600 kişi için. Haliyle etkinliği düzenleyen organizatörün bir şekilde bu parayı tahsil etmesi lazım, etkinliğe katılan katılımcılardan tahsil etmesi de biraz zor olunca sponsorlar aracılığıyla bu parayı topluyorlar.

Türkiye’deki sponsorluk bilinci henüz tam oturmamış durumda. Sponsor 10K para verince etkinliğin tek sahibi gibi hissediyor kendisini. Neden böyle söylüyorum? Çünkü kendisini ana salonda, en uzun konuşmacı olarak görmek istiyor ve konuşmasının içeriği boyunca sadece ve sadece kendisini ve şirketini anlatıyor. En iyi pazarlama pazarlamamadır ilkesini haksız çıkarmaya çalışırcasına yalnızca kendinden bahseden bu konuşmacılar etkinlikten sonra gerçekleştirdikleri analizlerde etkinliğin çok faydasız olduğu sonucuna varıyorlar genelde. Ürünümüzün satışları artmadı, insanlar etkinlikteki konuşmamızdan alıntılar paylaşmadı, fotoğraflar paylaşmadı, etkinlik sonunda insanlar gelip soru yağmuruna tutmadı gibi. Bu sonucu almalarının aslında çok normal olduğunu, insanların onu ilk 3 dakikadan sonra hiç dinlemediğini söyleyemiyorsunuz tabii.

Özellikle ücretli etkinlik işini uzun zamandır yapan, bunu ayrı bir gelir kapısına döndürmüş olan platformların sponsorluk ağları oldukça gelişti. Artık etkinlik boyunca 50 konuşmacı varsa 50’si de sponsor olabiliyor. Daha iyi durumda olan etkinliklerde ise 50 konuşmacının 10 tanesi yabancı oluyor, geri kalanları sponsor konuşmacılar oluyor.

Bu etkinliklerde bol sıfırlı €’lar isteniyor. Sanıldığının aksine bu etkinliklerin ücretlerini yüksek tutmalarının sebebi etkinliğin masraflarını çıkarmak değil. O masraflar zaten sponsorlardan çıkarıldı, üstüne kârda edildi. Ücretlerin yüksek olmasının asıl sebebi katılımcı kitlesini niş bir kitlede tutmak. Basit bir anlayışla, bir günlük etkinliğe 3000TL verebilecek olan birinin alım gücü yüksektir ve sponsor olan firmaların hedef kitlesidir bu katılımcılar. Sponsorlar da sırf bu anlayıştan ötürü sponsor oluyorlar zaten. Düzenlediğim etkinliklerde sponsor arayışlarımda hep bu düşünce ile karşılaştım, zorlandım. Zira ben etkinliklerin daha geniş kitleler tarafından erişilebilir olmasını isterken, sponsorlar hep tersini düşünüyordu. Bu nedenle ücretsiz etkinliklere sponsor bulmak daha çok kişinin katılımına sebep olmasına rağmen daha zor oluyor.

Ücretli etkinlik alanında etkinlik düzenlemeye meraklı olanlara bir önerim de var. İstanbul’un dışında işlerini idame ettiren markaların henüz bu şekilde gözü açılmadı. Halen etkinliklere sponsor olabiliyor ve gerçekten etkinliğin sahibi gibi değil, bir paydaşı gibi davranabiliyorlar. Anadolu da yaşanılan tek sıkıntı da yine sponsoru oldukları etkinlikte sadece kendilerinden bahsetmeleri. Ancak daha kolay törpülenebiliyor bu yaklaşım. Özellikle Anadolu’da Ticaret ve Sanayi Odaları’nın desteğini daha kolay alabiliyor, salon ücretleri çok daha düşük oluyor hatta barterlik kapıları daha çok oluyor. Hepsinden önemlisi ücretli ya da ücretsiz, Anadolu etkinliğe aç! Hiç unutmuyorum, Van’da Growth Hacking anlattığımda insanların pür dikkat, bir kelimemi bile kaçırmadan dinlediklerini. İstanbul’da onlarca konferansta böyle bir kitle henüz görmedim.

Ücretsiz etkinliklerde ise başka bir sıkıntı boy gösteriyor. İçerik açısından kendi reklamını yapmaya gelmiş ve bir şeyler öğretmeye gelmiş konuşmacılar olarak ikiye ayrılıyor genelde. Eğer çok sayıda sponsoru olan ücretsiz bir etkinlik varsa o etkinlikteki içerik genellikle reklam ağırlıklı oluyor. Biz Marketing Meetup’ı düzenlerken bu algıyı kırmaya çalışarak ilkini ücretsiz ve tamamen reklamsız içerikle donatmıştık. Ne kadar sektörü değiştirebildik bilmem ama genel izlenimim ücretsiz etkinliklerde halen içeriklerin daha dolu olduğu yönünde, birkaç istisna dışında. Özellikle kâr amacı güden kurumların kendi ismiyle düzenlediği etkinlikler çoğunlukla sadece kendilerini tanıtmak üzerine kurgulanmış durumda.

Bugüne dek yüzlerce etkinliğe katıldım. Kendimce bir filtrelemeye geçtim artık. Eğer konuşmacılar global bir şirketin Türkiye temsilcileriyse o konuşmacıları dinlemiyorum, genelde genel merkezin yaptığı harika çalışmaları anlatıyor (aslında kendilerinin yakından uzaktan benzer bir çalışmaları yok) ve sadece kendilerini tanıtıyorlar. Diğer yandan çoook küçük etkinliklere de katılmamaya çalışıyorum. Buradaki küçüklükten kastım aslında amatörlük. Amatör ruh bazen muhteşem işler çıkarabiliyor fakat bazı etkinlikler de var ki hani nasıl desem, afişini bulaşık makinesiyle hazırlamışlar sanki!

Ücretsiz etkinliklerde eğer etkinlik alanı olarak üniversiteleri seçerseniz işiniz cidden zor. Üniversitenin çalışanlarıyla iş takibi yapmak, bürokrasiyle uğraşmak falan büyük sabır gerektiriyor. Tabi ikramları vs. dışardan getiriyorsunuz ama etkinlik salonunu temizleyen abiler bile sizden ayrıca para istiyorlar. Henüz etkinlik konusunda gerçekten uzmanlaşmış, ses sisteminde sorun olmayan, internet altyapısı sağlam, fuaye alanı düzgün olan bir üniversite görmedim.

Birkaç öneri de paylaşayım yeri gelmişken;

Hali hazırda Bilge Adam GO’da ayda bir #godigital etkinliklerini düzenliyorum. Az kişiyle, samimi bir ortamda gerçekten katıksız bilgiyi amaçlayan bir etkinlik dizisine dönüştü.

Diğer yandan eski ortağı olduğum Marketing Meetup‘ta gerçekten her adımının planlandığı, üzerinde günlerce çalışılan bir etkinlik, yakından takip etmenizi öneririm. Yakında birkaç yeni etkinlik konsepti daha geliyor, haberini vermiş olayım. (Meraklısına, %20 indirim kodunuz: HYDR ) Dijital Pazarlama Okulu‘nun genelde Kworks’te düzenlediği etkinlikler de içerik açısından güzel oluyor. Leanmarketing’in düzenlediği Growth İstanbul etkinlikleri ve Userspots’un düzenlediği UX günleri cidden harika oluyorlar. Analytics Akademi‘nin düzenlediği Analytics odaklı etkinliklerde sayfalarca not almak durumunda kalıyorum, harika oluyor. ZEO’nun düzenlediği SEO etkinliklerinden de bahsetmeden olmayacak, yani bir çıta bu kadar mı yükseğe konur? Meetup.İstanbul‘da dinlerken zevk aldığım bir diğer etkinlik dizisi. Son olarak Dijital Pazarlama Sohbetleri‘de güzel geçecek gibi görünüyor, arkadaki ekip oldukça sağlam.

Eğer konuşmacıları dinlemeye gidiyorsanız şahsi tavsiyem binlerce lira verilerek gidilen etkinliklere gitmeden önce iki kere düşünmeniz. Network edinme amacıyla gidiyorsanız o başka tabii.

Kurumunuzda Sosyal Medya Eğitimi ile marka bilinirliği ve satışlarınızı nasıl artıracağınızı öğrenmek ister misiniz?

Dijital Dönüşümü Size Eksik Anlatıyorlar! Dönüşüme Hazır Değilsiniz!

Dijital dönüşüm deyince bir çok dijital pazarlamacının aklına hala sosyal medya pazarlamasını kullanmak, e-posta pazarlamasında segmentasyona gitmek falan geliyor. Açıkçası üzülüyorum. Dijital dönüşüm yalnızca pazarlama gözüyle ya da inovasyonla ya da üretim planlama ile kısıtlanamayacak, çok geniş bir alan. Muhteşem fırsatlar doğuran ve kesinlikle Türkiye’nin bu alanda ilklerden olmasını istediğim bir transformasyon süreci.

Size dijital dönüşümü hepimizin içinde olduğu bir alan üzerinden anlatayım. Sağlık. Anne babaların tipik bir isteği vardır, “Kızım büyüyünce doktor olsun”. Peki size 10 yıl sonra doktorların sayısının azalacağını, 30 yıl sonra ise hiç gerek kalmayacağını söylesem? Tüm Türkiye çapında yatırımlar yapmış büyük bir hastaneler grubunun başında biri olsanız hangi aksiyonları almanız gerekirdi?

Hali hazırda mercimek tanesi boyutuna kadar düşürülmüş, alıcılara sahip çipli robotlar üretilmiş durumdalar. Bu robotlar iğne ucu boyutuna ortalama 5 sene içerisinde gelmiş olacaklar. Bu robotlar kan dolaşımınızın içine salınarak anlık olarak kanınızdaki değerler ile ilgili verileri akıllı telefonunuza ya da saatinize aktaracak. Şuan göğüs ağrısıyla doktora gittiğinizde doktor yalnızca o andaki durumunuzu ölçebiliyorken, bu sistemde her anınız kayıt altında olacağından çok daha doğru bir teşhis konulabilecek. Üstelik vücudunuza ayrı bir şey takıp rahatsız da olmayacaksınız.

Diğer yandan hemşire robotlarda büyük bir gelişim gösteriyor. Özellikle Japonya’da hemşire robotlara yapılan yatırımlar on milyarlarca dolar büyüklüğünde. Çünkü Japonya ve ABD nüfusunda hızlı bir yaşlanma durumu söz konusu. Var eğitim sistemi ise yeterli sayıda hemşire ve doktoru yetiştiremiyor. Bu nedenle yurt dışından sağlık personeli almaktalar. Ancak işin içine insan faktörü girdiğinde bazı sıkıntılar baş gösterebiliyor. Bir yaşlı ile ilgilenen hemşire, yaşlının 8.kez anlattığı hikayede yeter artık deyip odadan çıkabilecekken robotlar ilgiyle dinleyebiliyorlar. Machine learning sayesinde robotlar en azından ilk 1 saat boyunca insanların robotla mı yoksa insanla mı konuştuğunun ayırt edemeyecekleri bir seviyeye geldiler. Bu gelişim hızı devam ettiği takdirde çok yakında detaylı sağlık raporlarını veritabanına almış, bugüne dek geliştirilmiş tüm tedavi yöntemlerini anında veritabanından çekebilen, olasılıklar çerçevesinde tedaviye yönlendiren, ilaç veren robotlar geliyor.

Bir doktora “Bu tedavi yöntemi %90 ihtimalle hastanın yaşamını devam ettirecek” dendiğinde doktor tedaviyi uygulama eğilimi gösterirken aynı soru “Bu tedavi yöntemi %10 ihtimalle hastayı öldürecek” şeklinde söylendiğinde doktor tedaviyi uygulamama eğilimi gösteriyor. Bu aslında robotların tedaviler konusunda daha yüksek başarı oranı yakalayabileceğine dair güzel bir örnek. Robotların sağlığımızla ilgili aklınıza gelebilecek her türlü veriyi alması, analiz etmesi ve buna göre tedaviler önermesi bir insanın yapabileceğinden çok daha öte bir durum. Özellikle kanser gibi erken teşhisin çok önemli olduğu durumlarda daha ilk günden tespit edilebilir olması ve gerekli aksiyonların alınması gibi bir sistemle karşılaşacağız.

Uzuvların koptuğu durumlarda artık protez tedavileri standart haline geldi diyebiliriz. Ancak burada size anlatmak istediğim özel bir hikaye var. Sizi Hugh Herr ile tanıştırayım. Kendisi eski bir dağcı, dağda mahsur kalıp iki bacağını da donarak kaybettikten sonra dağlara tekrar dönebilmek için yıllarca eğitim alıyor ve yeni nesil bir protez bacak geliştiriyor.

Öyle etkili bir bacak oluyor ki bu, diğer dağcılar artık kendi bacaklarını kesmekle Hugh’u tehdit eder hale geliyorlar. Zira doğuştan gelen bacaklara göre daha kolay bir tırmanma gerçekleşebiliyor bu protez bacaklarla. Burada cyborglar mı olacağız sorusu aklınıza gelebilir. Başka dağcılarda daha iyi dağa tırmanmak için bu protez bacakları tercih edemezler mi? Ya da gelişen gen bilimi sonucu yüzücüler ve dalgıçlar kendilerine solungaçlar takabilir mi? Şuanda bunların hepsi olabilir gibi görünüyor. Öyle çok uzun zaman sonra da değil, 20 yıl sonra hayatımızın içinde olan teknolojiler olacak bunlar. Örneğin bitkisel hayata girmiş bir hasta ile fMRI makinesine bağlanıp beyin aktivitelerinden yola çıkarak anlamlı bir konuşma gerçekleştirilebiliyor şu anda.

Peki, gelelim asıl sorumuza. Bir hastane bu dönüşümü yakalamak için neler yapmalı? Eğer sorumuz bu olursa gerçekten ülkeyi ileri götürebilecek aksiyonlar alabiliriz. Standart örneklerden birisidir, Endüstri 4.0 ile birlikte içinde insan olmayan fabrikalarımız olacak. Tamam güzel de, bu konuda ne yapıyoruz? Dijital dönüşüm danışmanlarını ben bu konuda yetersiz görüyorum. Asıl mesele ne yapmamız gerektiğini tartışmak. Evet, dünya gelişiyor ama bu sene mobilin yılı olacak geyiğine dönmüş olan dijital dönüşüm dünyası hakkında somut adımlar atmamızın zamanı geldi.

Artık karar vericileri AR-GE’ye yönlendirmemiz, yönlendirmekle kalmayıp zorla AR-GE bütçesi almaya başlamamızın zamanı geldi. Yüksek teknoloji ürünleri ve yazılım ile ilgili projelere odaklanmamız gerekiyor. Artık Türkiye’nin bir cep telefonu üretmesi, otomobil üretmesi devrinden çok robotik teknolojilere yatırım yapılması gerekiyor. Maalesef devlete yazılım üretmemiz gerek dediğimizde “eh iyi o zaman biz de Türkiye’nin sosyal ağını yapalım” kafasından çıkaramadık. Çıkaramadığımız için de klon sistemlere devletimiz tonla para ödüyor. Artık bizim ilk benimseyenler olarak şirketlere ve devletlere yol göstermemiz, gündeme getirmemiz gerekiyor.

CDO’ların başta olmak üzere tüm C-level yöneticilerin dijital dönüşüm odaklı planlarını yapmaya başlaması, devlete bir şekilde bu işe yatırım yapmanın, desteklemenin, önünü açmanın gerekliliğini aktaracak STK’ların oluşması ve desteklenmesi gerekiyor. Zihniyetimizi değiştirmek şart! AR-GE’ye ayrılan bütçeyi çöpe atılmış gibi görmemek gerekiyor. Ekonomideki tasarruf alışkanlığı gibi tıpkı, önce AR-GE’ye ayırmalı, sonra kalan parayı harcamalıyız. Aksi takdirde bu işe yıllar öncesinden başlamış rakiplerimizin önüne geçebilmemizin imkanı yok.