Neden Pazarlamada Minimalizmi Benimseyemiyoruz?

Zaman satın alamadığımız, istediğimizde artıramadığımız tek şey. Bu nedenle zamanı daha tasarruflu, daha verimli kullanmak için insanoğlu elinden geleni yapıyor. İnsanların zamanları değerli dediğimde hemen gözünüzde kravatlı, kemik gözlüklü bir yönetici belirmesin. Tüm insanları kastediyorum. Sizin için dünyanın en boş insanı olan insanın dahi zamanı oldukça değerli.

İnsanlar zamanlarını yönetirken Cem Yılmaz’ın bahsettiği para-çokomel eğrisini uyguluyorlar aslında. Herkesin zamanı çok değerli. Kimse zamanını boşa harcamaktan hoşnut olmaz. Ancak zamanını nasıl harcayacağına alacağı dönütlere göre karar verirler. Yani demek istediğim şey şu, bütün gün televizyon başında evlilik programları izleyen birinin zamanı da oldukça değerlidir. Bu kişinin kendi zamanına verdiği değer bir CEO ile tamamen aynıdır. Nasıl bir CEO çok önemli bir toplantısı esnasında çalan cep telefonuna yanıt vermiyorsa, pekala favori dizisini izleyen biri de o sırada çalan telefonuna cevap vermez. İlk olarak üzerinde mutabık kalmamız gereken şey, herkesin zamanı çok değerlidir.

Öyleyse pazarlama faaliyetlerimizde, satış görüşmelerimizde neden insanların çok değerli vakitlerini öldürüyor, onlara saygı duymuyoruz? Bu satırları yazarken beni arayan Garanti Bankası, sıkıcı ve artık ezberlenmiş bir sürü metinleri bana okuyarak yeni bir kredi kartı satmaya çalıştı. Halbuki benim zamanım değerli, bir satış telefonu daha alıp vaktimi boşu boşuna harcamak istemiyorum. Ancak beni istemiyorum dediğim halde 8 dakika boyunca neden telefonda tuttular? (Benim telefonu neden kapatamadığım ikna üzerine ayrı bir makalenin konusu) İşte bu noktada da pazarlama ve satış profesyonellerinin bencilliği devreye giriyor. O kadar benciliz ki insanların zamanlarına saygı duymuyor ve illa kendi ürünümüzü/hizmetimizi karşı tarafa anlatmak istiyoruz. Ancak farkında olmadığımız bir şey var. Karşı taraf bizi dinlemiyor. Müşterinizin zamanına saygı duymaz, bir şekilde kendinizi dinletmeye başlarsanız, müşterileriniz sizi dinliyormuş gibi yapar ancak dinlemez. Bu iş hayatının her alanında böyle.

Saatlerce süren sıkıcı toplantıları düşünün. Kimin neden ayarladığını ilk 30dk boyunca anlamaya çalıştığınız bu toplantılar (genellikle patron/yöneticinin) bir kişinin kendini göstermesi, egosunu tatmin etmesi gösterisine mi dönüyor? Ya da daha da kötüsü saatlerce konuşup ayrıntılarda boğulduğunuz toplantıları getirin gözünüzün önüne. O ayrıntılar için tartışılan kararların hiçbiri uygulanmayacak, bunu siz de iyi biliyorsunuz. Peki öyleyse neden bu bencilliği sürdürüyoruz?

ABD’de yaşanan büyük buhrandan gelen bir hikaye vardır. Herkesin işsiz kaldığı bir dönemde ceketlere düğme diken bir kadına sormuşlar; “seni neden işten çıkarmıyorlar?” diye. İşin sırrını şöyle tarif etmiş; “öğlene kadar dikmem gereken düğmeleri bitiriyorum. Sonra düğmeleri söküp tekrar dikiyorum. Önemli olan çalışıyor gibi görünmem.” Türkiye’deki toplantı kültürü de işte bundan ibaret. Önemli olan çalışıyor gibi görünmek olduğundan içi boş toplantılardan bir türlü kurtulamıyor, günümüzün çoğunu toplantılarda harcıyoruz. Yoksa siz hiç toplantı süresi verilirken “24 dakika” diye süre duydunuz mu? Ya yarım saat, ya bir saattir. Konu 24 dakikada tamamlanacak olsa da o süre yarım saattir.

Satış sunumları da aynı durumdan muzdarip. Gerçekleşen satış sunumlarının %90’ı laf kalabalığından oluşuyor. Sayfalarca süren powerpoint sunumlarını takip edemiyor müşteriler. Müşteriler sizi dinlerken neden akıllı telefonlarıyla ya da laptoplarıyla oynuyorlar sanıyorsunuz? Çünkü sunumunuz sıkıcı, zamanlarını daha iyi değerlendirmek istiyor insanlar. Satış sunumları ya da topluluğa karşı yapılan sunumlar için geçerli bir kural 10-20-30 kuralıdır. 10 sayfa, 20 dakika, 30 punto. Metinleriniz 30 puntodan daha küçükse insanlar okurken sıkılacaktır. Bu aynı zamanda negatif alan kullanımınızı da kolaylaştıran bir kuraldır. 20 dakika ve 10 sayfa kuralı ise sunumunuzu kısa tutmanıza olanak sağlar. Çünkü hiç kimsenin sizin sunacağınız muhteşem teklife ayıracak vakti yok. Unutmayın, müşterileriniz sizin gibi onlarca farklı insandan benzer teklifleri zaten sürekli alıyorlar.

Benzer bir sorunu e-postalarda da görüyoruz. Altı üstü “hizmetimizi inceleyin, beğenirseniz sizinle toplantı yapmak istiyoruz” konulu bir e-posta, açıp bakıyorsunuz içinde Manas Destan’ı var. Nice insan gördüm, “ya o kadar e-posta yazıyorum, cevap bile vermiyorlar” diyen. İşin özü karşı tarafa duyduğunuz saygıdan geliyor. E-posta atarken karşınızdakinin mobil cihazdan okuyacağını ve bir mobil ekrandan daha fazla okumayacağını tahmin ederek yazmalısınız. Özellikle sizin “Türkiye’nin önde gelen bıdı bıdı kuruluşu olan” diye başladığınız metinleri artık kimse okumak istemiyor.

Peki dijital pazarlama profesyonelleri nerede hata yapıyor? Aynı zamana saygısızlık dijital pazarlamada da var. Müşterimize ve hedef kitlemize saygı duymuyoruz. Hani sosyal medyada sırf içerik takvimindeki bir boşluğu daha doldurmak için hazırladığınız post var ya. İşte o! Tamamen hedef kitleye saygısızlık. Kendinizin bile beğenmeyeceği, yorum yapmayacağı, paylaşmayacağı ya da tıklamayacağı bir içeriği paylaşmak müşterinize saygısızlık.

Metin yazarı kabızlığını bir yere kadar anlayabiliyorum. Müşteriniz sizden bir ay için illa 60 içerik istiyor olabilir. Çünkü müşteri bilmiyor! Önemli olanın içerik sayısının değil, içeriğin niteliğinin olduğunu, 60 tane saçma sapan içerik hazırlamak yerine Oreo gibi 4-5 tane sağlam içerik hazırlamanız gerektiğini müşterinize anlatması gereken siz dijital pazarlama profesyonellerisiniz. Müşteri zaten biliyor olsaydı size para vermezdi.

Sizin de hiç başınıza geldi mi? İş ilanını gördüğünüz bir şirketin ne iş yaptığını anlamak için web sitesine giriyorsunuz. Ancak o da ne? Sitede gezdiğiniz 10 dakika boyunca şirketin ne iş yaptığına dair en ufak bir fikriniz bile oluşmadı mı? İşte aynı zamana saygısızlık burada da var. Kimi zaman vasat metin yazarlarıyla çalışmaktan, kimi zaman aman rakiplerim görmesin, ne iş yaptığımızı açık açık yazmayalım düşüncesinden olsa gerek web sitelerimizde yazan metinler sadece laf kalabalığı. Mark Twain’in ünlü sözü “kusura bakma, kısa yazacak vaktim yok” içerik oluştururken hiç aklımızdan çıkmamalı. Anlatabileceğimiz konuyu 3 cümlede anlatabiliyorsak, geri kalan cümleler sadece laf kalabalığıdır ve laf kalabalıkları insanların zamanlarına saygısızlıktır.

Müşteriler dijital pazarlama profesyonellerinin yaptıklarını değerlendirirken genellikle “çok basit, bunu benim yeğenim de yapar” modunda olabiliyorlar. Koca koca Fortune 500 şirketlerinde dahi bu yaklaşımı sezinleyebiliyorsunuz. Bu yaklaşımdan olsa gerek ajanslar ve çalışanları yaptıkları işi terimlere boğuyor, yaptıkları işlerde anlamsız bir şekilde metinleri karmaşıklaştırmaya çalışıyorlar. Bir ajans başkanı bana dert yanmıştı. “Facebook reklamlarını yönetmek için tam 4 kişiyi çalıştırıyordum, 4’ü de çıktıktan sonra farkettim ki reklamları ben tek başıma yönetebilirmişim. Aylarca boşa maaş ödemişim.” Buradaki temel sıkıntı aslında yaptığımız işin çok kolaylıkla basitleştirilebilmesi. “Ne var altı üstü tweet atıyorsun”. Bakalım Wyndham Grand İzmir ne tweet atmış?

Meselenin kitap okumakla, kültürlü olmakla ilgisi yok. Uzun zamandır ayda 10 kitap hedefimi tutturuyorum ancak daha hayatımda “sofistike” kelimesini cümle içerisinde kullanmadım. Peki Wyndham Grand neden kullanıyor? Öncelikle TDK’ya göre sofistike kelimesinin ne anlama geldiğini yazayım;

  1. sıfat Yapmacık
  2. Yanıltıcı
  3. teknoloji Karmaşık
  4. Karmaşık

Yanıltıcı kelimesini koyarak cümleleri bir daha okusanıza. Ne kadar komik değil mi? Ancak burada yaşanmış olduğunu tahmin ettiğim şey şu; Müşteri “ne var altı üstü tweet atıyorsunuz, metinler biraz daha edebi olsun, öyle otelimize bekleriz gibi basit cümlelerle gelmeyin karşımıza” demiş ve ajans bu metinleri göndermiştir.

İnsanların zamanlarını boşa harcamamak derken yalnızca metinlerin uzunluğunu kastetmiyorum. Aynı şekilde metinlerin anlaşılabilir olması da çok önemli. Pazarlama metinlerinin gündelik hayattan seçilmiş olması anlaşılabilirliğini artıracağı için müşteriye ulaşmak daha kolay olacaktır. Bizim için önemli olan şey de zaten müşteriye ulaşmak değil mi?

Karmaşık şeylerin güzel olduğunu düşünmek insanların ortak yanlışıdır. – Descartes

Bu noktada işin içine tasarım da giriyor. Tasarımlardaki minimalizm akımını doğru okumak lazım. Google’ın Material Design’ı dijital pazarlamaya yön veren ve minimalizm temellerine oturan bir tasarım trendi. Her ne kadar flat tasarımlara göre biraz olsun gölge içeriyor olsa da artık gözü yoran elementlerin kenara çekilme vakti. Artık dijitalde insan gözünün odaklanabileceği ne kadar az element olursa o kadar iyi. Zira yapılan araştırmalar Facebook’ta karşımıza çıkan gönderiye sadece 2 saniye baktığımızı gösteriyor. Eğer ilgimizi çekerse okumaya başlıyoruz ancak ilgimizi çeken bir şey göremezsek 2 saniyenin sonunda scroll etmiş oluyoruz. Bu hızın içerisinde okuyucuyu yakalamak çok önemli. Tasarımın içerisinde yer alacak olan bir gölge, bir kontur bile odaklanılacak alanı değiştirebiliyor. Bu nedenle monokrom akımı gittikçe daha da çok hayatımızın içine girecek. Mümkün olduğunca tüm tasarımlarda tek bir odak noktaya okuyucuyu çekmek gerekiyor. Günümüz insanına bir anda birden fazla mesaj veremezsiniz. Tek mesajınız olmalı. Çünkü tek atımlık kurşununuz var.

Böylesine sadelikten, minimalizmden bahseden bir makale için biraz uzun oldu ancak buraya kadar geldiğinizden ötürü teşekkür ediyorum 🙂

Sosyal Medyada Oyunlaştırma Stratejisi Nasıl Geliştirilmeli?

Oyunlaştırma

Oyunlaştırma günümüzün en önde gelen trendlerinden birisi. Aslında oyunlaştırma yüzyıllardır kullanılan bir yöntem. Eğitimden pazarlamaya hayatın her alanında oyunlaştırmaya rastlamak mümkün. Oyunlaştırma dendiği anda kafanızda Foursquare’in canlandığına eminim. Nike+’ın ya da Foursquare’in ya da Yemeksepeti’nin gerçekleştirdiği oyunlaştırma taktiklerini eminim defalarca okudunuz. Ben bu makalemde biraz da sosyal medyadaki oyunlaştırma stratejilerinden söz etmek istiyorum.

Konuya girmeden önce sizi bir güruh ile tanıştırmam gerekiyor. Kampanyacılar. Facebook’ta, Twitter’da, Instagram’da hatta bazen Tumblr’da karşılaştığımız bu insanların mesleği kampanya kovalamak. Bu büyük ihtimalle psikolojik bir rahatsızlık. Bu rahatsızlığın ne kadar derin olduğunu biraz anlatmaya çalışayım. Bu insanlar sabah 9’da bilgisayar başında olup gece 12’ye dek mesaidedirler. En az 30 sahte Facebook, Twitter ve Instagram hesapları vardır. Bu hesaplarla tüm markaların içeriklerini tek tek takip ederler. Özellikle sırf bu iş için kurulmuş forum ve siteleri anlık takip ederler. Herhangi bir marka yeni bir kampanya yayınladığı anda birbirlerine haber vermek suretiyle akın akın kampanyanıza gelirler. Eğer ödülü kazanmak için içeriğinizin paylaşılması gerekiyorsa tek tek bütün hesaplarından paylaşırlar. Anlık olarak tüm katılımcıları takip eder ve siz kampanya sonucunu açıklayana dek sizi darlarlar. Hele ki sonuç açıklandığında kendileri kazanamadıysa ortalığı birbirine katarlar. Özellikle sosyal medya üzerinden düzenlenen kampanyalarda bir çok insanın bilmediği Milli Piyango İdaresi’nden izin alınması hususunda tüm ayrıntılara vakıftırlar. Emin olun bu alanda çalışan milli piyango ajanslarından bile iyi biliyorlar bir çok maddeyi. Eğer kendileri kazanamamışsa sizi derhal Milli Piyango İdaresi’ne şikayet ederler. Bu yüzden düzenlediğiniz kampanyanın çekilişini mümkün olduğunca şeffaf gerçekleştirmekte fayda var.

Girişi özellikle kampanyacılarla yaptım zira oyunlaştırmanın içinde muhakkak bir ödül sistemi oluyor ve bu ödül sistemini kötüye kullanmak isteyen bu kampanyacılardan bir şekilde arındırmanız gerekiyor.

Sosyal Medyada Oyunlaştırma Nasıl Yapılmalı?

Oyun, insanları harekete geçirmek için muhteşem bir yol. Derslerimde anlattığım bir teorim var. Bu teori sayesinde içerik üretmek daima daha kolay oluyor. “Bilgisayar başına geçtikten sonra herkesi gerizekalı olarak kabul etmeliyiz.” Gerizekalılık mevzusundan Sosyal Medya için Görseller ve Metinler Nasıl Hazırlanmalı? yazısında biraz bahsetmiştim ama sanırım bu apayrı bir makale konusu olacak. İnsanlar bilgisayar başında çok fazla mesaja maruz kaldıklarından ötürü odaklanamıyorlar ve normalde düşünebileceğini düşündüğümüz şeyleri düşünemiyorlar. Örneğin Çizi’nin harikulade içeriği. Şimdi bir dakikanızı ayırıp görselde ne yazdığını okumaya çalışın.

çizi

Bunu hangi dersimde göstersem, tüm öğrenciler dakikalar boyunca görselde ne yazdığını görmeye çalıştı. Bazısı yerinden kalktı en arkaya gidip baktı, farklı açılardan denedi. Sosyal medyada da insanlar karşılaştıkları bu challenge karşısında soruyu çözmeye odaklanıyorlar. Ancak görselin sağında yer alan yorumlar ilk 5 dk boyunca kimsenin dikkatini çekmiyor. Oysa 420 farklı insan evladı aynı yorumu alt alta yazmış durumda. Peki insanlar neden 421. yorumu yazmaya bu kadar hevesli?

Gerizekalı olmadıklarını kanıtlamak için. Sosyal medya bir tür sosyal kanıt görevi görmekte. Sosyal medyada ne kadar akıllı olduğumuzu, ne kadar güzel olduğumuzu insanlara göstermek bizim asıl amacımız. Bu tür minik oyunlarda da kendimizi arkadaşlarımıza kanıtlamak kendimizi tatmin eden öncül unsurlardan birisi.

İşte bu teşviki kullanarak sosyal medyada oyunlaştırmayı kullanabiliriz. İnsanlar oyunlara her yaşta bayılıyorlar. Yoksa LinkedIn’de koca koca “CEO”lar nasıl olurdu da aynı matematik sorularının farklı versiyonlarını saatlerce çözmeye çalışırlardı?

solve if you are genius

Bir diğer harikulade örnek daha, sizce görseller arasındaki 7 fark ne?

İşi gücü bırakıp dakikalarca aradaki farkları bulmaya çalışan on binlerce insan var. Oyunlaştırmanın etkileyemeyeceği bir hedef kitle yok. Her yaş grubundan, her S.E.S. grubundan insana hitap ediyor. Ancak oyunlaştırmayı klasik kampanyalarla karıştırmamak lazım. Sosyal medyada düzenlenen kampanyalarda ödül genellikle sosyal kanıttır. Çizi örneğinde olduğu gibi, soruyu doğru cevaplayabilmiş olmak bir ödüldür. Yani oyunlaştırma yapıyorum diyerek onlarca iPhone dağıtmanıza gerek yok. Diğer yandan mümkünse iPhone dağıtmayın. Verilebilecek en kötü hediyedir eğer bir Turkcell değilseniz. Her marka kendi ile ilişkisi olabilecek ya da kendisiyle ilişk kurulabilecek bir hediye vermelidir. Ayrıca oyunlaştırmada verilecek olan ödül büyük olursa, katılım amacı ödülü almak için olur. Bizim amacımız ise kullanıcılara bir şeyler öğretmek, söylemek olmalı. Ödül verme konusunda çocuk psikolojisinden biraz yardım almak lazım. Örneğin 2 yaşındaki kızıma bir doğru davranışından ötürü ufak bir yıldız stickerı verdiğimizde inanılmaz mutlu olabiliyor. İnceledikçe farkediyorsunuz ki yaş büyüdükçe de bu motivasyon aynen devam ediyor. Bu noktada bir dipnot düşmeliyim, eğer çalışanlarınıza bir oyunlaştırma yapıyor ve “bana ödül değil zam ver” lafını duyuyorsanız ödülünüzü doğru belirleyememişsiniz demektir.

Çizi gerçekleştirdiği mini oyununda sloganını öğretmiş. Eğer işin ucunda iPhone olsaydı sonuçlar bambaşka olurdu. Katılım daha yüksek olurdu, evet ama içerik hedefine ulaşmış olmazdı. Oyunlaştırmada challenge’ı ve katılımı artırabileceğiniz bir diğer yöntem ise süre belirtmek. Eğer Çizi buradaki yazıyı 10 saniyede okuyabilenler toplumun sadece %3’ü gibi bir çıta koysaydı katılım daha da yüksek olacaktı.

Sosyal ağlarda oyunlaştırma denince akla gelen ilk örneklerden biri de Wanda Digital’in Turkcell için gerçekleştirdiği Cuma Candır kampanyası. Case Study videosunu izleyebilirsiniz;

7 milyonluk bir görünürlük elde eden kampanyadan söz ediyoruz. Hatırladığım kadarıyla bir kaç ay sürmüştü. Harika bir oyun kurgusuna sahip olan bu kampanya insanlara bir challenge verdi. Telefonlar 1TL olduğunda yakalama challenge’ı. Sonuçlar ise muazzam.

Oyunlaştırmanın temel kurallarından birisi de eğlence faktörü. Gerçekleştireceğiniz stratejide mutlaka eğlenceye yer vermelisiniz. Zira eğlenceye hayır diyebilen hiç bir hedef kitle yok. Unutmayın, oyun çalışmanın karşıtı değil, destekleyicisi olabilir.

Oyunlaştırmada Foursquare etkisinden olsa gerek rozet dağıtımı da sıkça kullanılan bir diğer yöntem. Bu ay en çok ürününüzü satın alan kişiye ya da en çok etkileşime giren kişiye onu onure edecek sanal bir rozet verebilirsiniz. Bu rozetin illa rozet formunda olmasına da gerek yok, örneğin Verizon Facebook’ta Verizon ile internete bağlanarak çekilmiş fotoğrafları Facebook’ta fotoğrafı çeken kullanıcının profil fotoğrafıyla birlikte kapak görseli yapıyordu. O haftanın lideri olabilmek için insanlar harıl harıl fotoğraf çekip gönderiyordu.

verizon

Lider sıralaması da kullanıcıları teşvik eden bir diğer unsur. Mc Donald’s’larda görmeye alışık olduğumuz ayın elemanı ya da ŞOK marketlerde her gün “prim alıcaz bundan, lütfen bi ürün daha alın” diyen kasiyer ablaya uygulanan da olduğu gibi kullanıcılarınızı yarıştırabilir ve ayın/haftanın lideri seçebilirsiniz. Böylelikle almalarını istediğiniz aksiyonu çok daha kolaylıkla alabilirler.

Unutmayın, sosyal medyada kullanıcılara bir aksiyon aldırmak istiyorsak, başvurabileceğimiz en etkili yöntem daima oyunlaştırmadır. Daha çok etkileşim için bütün paranızı Facebook reklamlarına ayırmadan önce oyunlaştırmayı stratejinize dahil etmeye çalışın.

Oyunlaştırma ilginizi çektiyse Ercan Altuğ Yılmaz’ın ders kitabı niletiğindeki Oyunlaştırma kitabını mutlaka incelemenizi öneririm.

Machine Learning Gümbür Gümbür Geliyor: Artık Devir M2M Pazarlama Devri

Her gün dünyanın yaşadığı değişimi, bu değişimin yarattığı fırsatları konuşuyoruz. Artık makinelere daha fazla iş yüklüyor ve yavaş yavaş insan gücünü devreden çıkarıyoruz. Artık otomobil sürücülerinin, kamyon şoförlerinin ya da fabrika işçilerinin işsiz kalacağını öngörmek fütürizm değil.

Endüstri 4.0 kavramıyla birlikte artık fabrikalarda ışıklandırma sistemlerinin kurulmadığını çünkü artık çalışacak insan olmadığını kavradı herkes. Peki bu yaşanan değişimin pazarlama sektörüne olan etkisi ne olacak? Machine Learning pazarlamayı nasıl etkileyecek?

Machine Learning geçmişteki verileri kullanarak gelecekte alınması gereken aksiyonları sistemlerin tahmin etmesi ve bu tahminlere dayalı olarak yeni aksiyonları geliştirmeleri diyebiliriz. Şuanlık muhteşem bir ilerleme kaydedilmiş olsa da alınması gereken çok yol olduğu ortada. Örneğin Microsoft’un Twitter’da öğrenen bir bot olarak çıkardığı @tayandyou hesabını insanlar o kadar farklı verilerle donattılar ki, hesap bir nazi hesabına dönüştü. Machine Learning doğası gereği öğrenme süreci uzun bir sistem. Nasıl insanlar çocukluklarında saçma sapan şeyler yapıyorsa bu sistemlerde öğrenme sürecinde saçmalayabiliyorlar. 2 yaşında bir bebek küfür ettiğinde gülüyor, aynı bebek büyüyüp küfür ettiğinde kavga ediyoruz.

 

Machine Learning’in sunduğu şey basit otomasyon sistemlerinden çok daha farklı. Otomasyon dediğimizde aynı işi tekrarlayan sistemler aklımıza gelebilir. Örneğin hazırladığınız içeriğin her gün saat 15:00’te paylaşılması bir otomasyon. Ancak Machine Learning içeriğin de hazırlanmasını kapsıyor. Yani her gün aynı işi yapanlar için çanlar uzun zamandır çalıyordu, artık belli bir sistematikte işini yapanlar için de çalıyor.

Adwords hesap yönetimini ele alalım. En uygun metin ve görsel ile en uygun tekliflendirmeyi gerçekleştirerek reklam veriyorsunuz. Bunu Machine Learning’e devredeceğiz. Zira hangi zaman aralıklarında en uygun tekliflendirme olacağını sistem bizden çok daha iyi tahmin edebilir. Bundan önce hangi saat aralıklarında tekliflendirme kaç liradandı? Bir sonraki saat kaç liradan olacak? Diğer yandan Machine Learning konuşabiliyor da. Dilimizi öğrenebiliyor. Mantıklı, en azından dünyada konuşan insanların %90’nından daha mantıklı konuşabiliyor çoğu zaman. Aklınıza ilk Botego’nun geliştirdiği “Merve’yi Tavla” oyunu geldi büyük ihtimalle. Hayır, biraz daha ileri bir sistemden bahsediyorum. Machine Learning sizin yerinize “en yüksek dönüşümü gerçekleştirecek” metinleri tahmin edebilir. Çünkü sisteme bundan önceki reklamların verisini hatta hedef kitlenize ait verileri girebilirsiniz. Örneğin hedef kitlenizin izinlerini Facebook Marketing API ile aldınız. Kitleye ait tüm Facebook hareketlerini görebiliyorsunuz. İnsan faktörü bu kadar veriyi işleyemez, sadece belirli tahminlerde bulunabilir fakat Machine Learning bu kitleye yönelik onlarca farklı hedeflemeyi saniyeler içerisinde yapıp en düşük TBM ile konuyu kapatabilir. Aynı şeyler Facebook ya da Twitter reklamları için de geçerli. Önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde reklam yönetimleri tamamen otomasyona bağlanmış olacak. Programatik gibi düşünün.

Şirketlerin yüksek meblağlar ödediği donanımlara da gerek kalmayacak. Bir tasarımcı için alacağınız 10bin TL’lik bir bilgisayar yerine artık RDP (Remote Desktop) ya da VDI alacaksınız. Uzak masaüstünde yüksek konfigürasyonlu bir bilgisayarınız olacak, yanınızda donanım taşımayacak ve her yerden bağlanabileceksiniz. Yalnızca bir monitöre ihtiyacınız olacak. Aradan çıkan donanımlar ilk olarak pazarlama sektörünce benimsenecektir diye düşünüyorum. Çünkü dünyanın “ilk benimseyenler”i daha çok pazarlamacılardan çıkıyor diye düşünüyorum. Bu da tabii ki ofis ihtiyacını biraz daha azaltmış olacak. Şirket bilgisayarı dahi bulutta olduktan sonra insanların birlikte çalışmaları için bir neden kalmamış olacak. Toplantılarda gelişen VR teknolojsi ile tamamen sanal ortama taşınmış olacak. Yani demem o ki şu “eski kafalı” yöneticileri zor günler bekliyor!

Arka tarafta çalışan bir makine olduğunda kişiselleştirme şansı da artmış olacak. Son zamanlarda daha fazlaca görmeye başladığımız kişiselleştirilmiş videolar, kişiselleştirilmiş e-mailler altın çağını yaşayacak. Gittiğimiz gelecek hakkında belki bu reklam bir fikir verebilir;

Burger King’in yakaladığı fikir oldukça önemli. Artık cihazların birbiriyle iletişim kurduğu bir döneme giriyoruz. Machine Learning’i yalnızca sistemin bir şeyler öğrenmesi ve ona göre aksiyon alması olarak değerlendirmemek lazım. Artık buzdolabındaki yumurtalar bittiğinde otomatik sipariş veren akıllı buzdolaplarını konuştuğumuz bir dönemdeyiz ve akla şu soru geliyor. Buzdolabı hangi yumurta markasını satın alacağına nasıl karar verecek? Neden “insan” gelip şu markayı al desin ki buzdolabına? Machine Learning bu karar aşamasında da devreye girebilir. Hangi yumurta markasının daha iyi olduğuna ya da bizim hangi markayı daha çok seveceğimize neden karar veremesin? Bundan önce hangi yumurtayı beğendiğimizi biliyor. Zira evdeki eşyalar bizim konuşmalarımızı dinliyor, akıllı saatlerimiz hangi yumurtayı yerken kalp atışlarımızın hızlandığını biliyor.

B2B ya da B2C devri bitti, devir H2H devri diye sevdiğim bir söz var. Hayır, artık devir M2M devri olacak! Satışlar artık makineden makineye olacak. Makineler seveceğimizi düşündüğü inputları belirleyecek ve ona göre satınalma kararlarını verecek. Aslında biz pazarlamacılar yine insanları etkilemeye çalışacağız fakat arada bir aracı olarak makine ile karşılaşacağız. Makinenin ne karar vereceğini etkilemeye çalışan pazarlamacıları bir düşünün.

Algoritma artık sadece liselerde işlenen bir matematik konusu olmaktan çıkmalı. Özellikle de pazarlamacılar için. Makinelerin nasıl düşüneceğini çok daha iyi kavramamız gerekiyor. Pazarlamanın bu yeni çağına adapte olmamız gerekiyor. Çok bilinen bir sözü şu şekilde çevirebiliriz;
1 yıl boyunca aç kalmak istemiyorsan, Adwords öğren. 5 yıl boyunca aç kalmak istemiyorsan, Analytics öğren. 50 yıl boyunca aç kalmak istemiyorsan, Algoritma öğren!

Machine Learning(Bence TDK Drone yerine bu kelimeyle uğraşmalı) gelişimini tamamlamak üzere. Türkiye’de çok fazla hissetmemiş olmamız tamamen sistemi hep İngilizce üzerine çalıştırmaya çalışan insanların olmasından. Türkiye’de bu alana kaymış yeteri kadar insan yok. Yazılımcıların bu alana kaymaya başlaması ve CPU fiyatlarının düşmesiyle birlikte artık yazılımcı dediğimizde Machine Learning Uzmanı anlayacağız. Zira web sitesi ya da mobil uygulama hazırlamak da artık herkesin yapabileceği bir iş olmaya doğru gidiyor. Web Site Builder’lar her geçen gün gelişiyorlar. Nasıl bir çok pazarlamacının yerini makineler alacaksa, kendisini geliştirmeyen yazılımcıların da yerini makineler alacak. Hatta belki daha önce.

Turizm Böyle Büyümez! Destinasyon Pazarlamasına Başlamak Şart

Mümkün olduğunca her tatil döneminde ben de herkes gibi şehir dışına kaçmaya çalışıyorum. Şu sıralar turlara merak saldım, daha çok yer görmek, öğrenmek insanı mutlu ediyor. Ancak memleketimde gezdiğim her şehirde hem memleketimin güzelliğine şaşırıyorum hem de ne kadar kötü pazarlamacılarımızın olduğuna şaşırıyorum.

Bu Ramazan Bayramı’nda Kapadokya bölgesindeydim. Türkiye dendiği zaman akla gelen ilk yerlerden biri olan o peri bacalarını gezdim. Halen de şoku atlatabilmiş değilim. Bu turistler nasıl oluyor da geliyorlar buraya anlayamıyorum. Bu kadar turist düşmanı, bu kadar cahilce pazarlama faaliyetleri olamaz. Gerçekten bu halde Türkiye’ye gelen turistlere madalya takılmalı araştırmacı kişiliklerinden ötürü.

Destinasyon pazarlaması terimini kullanmaktan korkuyorum zira ülkedeki turizmciler bunun anlamını biliyor mu emin değililm. Şuanda Türkiye’nin destinasyon pazarlamasına yönelik herhangi bir stratejisi olduğuna dair en ufak bir emare dahi bulamıyorum, göremiyorum. Maalesef turizm faaliyetleri acentelerin vizyonuna bırakılmış durumda ki acentelerde de özellikle dijitale yatırım ve işbirliği oldukça sıkıntılı. TÜRSAB gibi kurumlar hala 90’larda kalmış taktiklerle pazarlama yapmaya çalışıyor. Turizmin dijitale entegrasyonunu sırtlayacak bir kurum yok.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Instagrammer Mustafa Seven’in ajansı ile birlikte hazırladığı @comeseeturkey hesabı var. İlk gördüğümde çok şaşırmış, böyle bir proje hazırlandığına çok sevinmiştim ama şimdilerde hesaba tekrar baktığımda biosunda ajans ismi falan görünce o örnekte çürüdü gözümde.

Dijital dönüşüm deyince akla yalnızca sosyal medya gelmesi de farklı bir sıkıntı. Destinasyon pazarlamasını artık çağın gerekliliklerine uygun bir şekilde gerçekleştirmek gerekiyor. Örneğin son dönemde son derece popüler olan dronelar. Türkiye’nin farklı bölgelerinden dronelarla yapılmış çekimlerin toplandığı bir web sitesi neden olmasın? Turistlere her tur şirketi, havayolu, otel gibi paydaşların yönlendirebileceği çatı bir site. Bakanlığın yönetimiyle çekilecek videolar oldukça ilgi görmez mi? Mardin Evleri üzerinde uçtuğunuzu düşünün ya da Artvin/Karagöl’de ağaçların göle yansımasını yukarıdan gördüğünüzü. Buna hangi gezmeyi seven turist karşı koyabilir? Kapadokya’da 150 tane balon var faal durumda olan. İnsanlar sadece bölgeyi havadan görmek için kişi başı 300TL ödüyorlar. Bu hizmeti video ile gören insan kesinlikle hayran kalıp gelmek, yaşamak isteyecektir.

Bir diğer konu sanal gerçeklik. Bu kadar revaçta iken Topkapı Sarayı, Ayasofya gibi mekanları flash playerla çalışan 360 derece fotoğraflardan daha iyi gösteremez miyiz? Kaşıkçı Elması’nı elinde gören biri gerçeğini görmek için heyecanlanmaz mı? Yurtdışında kurulan standlarda ya da havayollarının satış noktalarında VR standları kurmak çok yüksek maliyetlere sebep olmaz. Gözünü seveyim, broşür dağıtmaktan öteye gidelim artık!

Animasyonlarda oldukça önemli. M.Ö.10000 yıllarına dayanan tarihe dair bulgular var bu ülkede. Bunları insanlara göstermenin en kolay yollarından biri de animasyonlar. Örneğin aşağıdaki modellemeyi izledikten sonra yıllardır İstanbul’da yaşayan ben bile çevreye daha farklı bakmaya başladım. Turistler bunu görseler bırakın ziyaret etmeyi komple İstanbul’a taşınırlar!

Videoyu izleyene kadar eminim İstanbul’da doğmuş, büyümüş bir çoğunuz Forum’un varlığını (Haçlı istilası esnasında yağmalanıp yıkılmış) ilk kez görüyor. Bu tarihi dokuyu gören turist bir dakika bile durmaz. Ancak bölgelerde konuştuğum tüm turizmciler sadece güncel siyasetten bahsediyor. Falanca ülkeyle aramız bozuk diye az turist geldi oradan, işler çok kötü demekten öte hiç bir şey yapmıyorlar. Oysa marka ülke olabilsek turist güncel siyasete hiç bakar mı? Bir diğer bahane ise terör. Fransa’da aylardır OHAL olmasına rağmen turist sayısı her geçen gün artıyor. Kendi insanımız bile GAP turuna çıkmaktan korkuyor. Bu korkunun var olması tamamen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın suçu değil de ne? Ben bile Van’a gittiğimde büyük bir şok yaşamıştım. İstanbul’dan yüz bin kat daha güvenli bir şehir, ancak insanımıza dahi anlatamamışız. Turizm sadece havaalanı ve otel inşaa etmekle büyümüyor. Bu yapıların içlerinin de dolması lazım. Özellikle doğu ve güneydoğu bölgeleriyle ilgili bir WOMM çalışması yapılmalı. Giden turistlerin eğlenirken, yemek yerken, gezerken fotoğraflarını herkes görmeli. Hatta fotoğraflardaki insanlar özellikle şortlu, mini etekli insanlar olmalı. Kapadokya’dan Kayseri’ye geçtiğimizde kafiledeki insanların şortları çıkarıp pantolon giydiklerine şahit oldum. Kendi insanımızın algısı bu yöndeyken Japonya’dan turist nasıl gelsin? Konya’nın Mevlevilikle dünya genelinde tanındığını sanırdım. Konya’ya gittiğimde bir sürü yabancı turist göreceğimi, her yerde dönen insanlar göreceğimi düşündüm. Hiç birini göremedim. Tek gördüğüm Mevlana Türbesini öpen teyzelerdi. Avrupa’dan neden Konya’ya az turist geldiğini sorgulamamız gerekmez mi?

WOMM(Word of Mouth Marketing – Ağızdan ağıza pazarlama) için en kolay yöntemlerden birisi de Influencer Marketing.

Instagrammerlar, Youtuberlar ve Bloggerların Türkiye’yi gezmesi gerekiyor. Bu bir kaç belediyenin canhıraş çalışmalarıyla olacak iş maalesef değil. İster belediyelerin, ister acentelerin, ister otellerin, ister havayollarının, ister Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir araya gelerek, öncülük ederek ve ciddi bütçe ayırarak influencerları gezdirmeleri gerekiyor. Ben eminim, Instagram’ında Van/Akdamar Adası’nın manzarasını gören herhangi biri ölmeden önce yapılacak 100 şey listesine Akdamar’ı ekleyecektir.

Van – Akdamar

Haydar Özkömürcü (@hozkomurcu)’in paylaştığı bir gönderi ()

Hala flashla çalışan, responsive olmayan binlerce otel, yüzlerce kurum web sitesi var turizm alanında faaliyet gösteren. İrili ufaklı tur siteleri vs. Şunu artık anlatmamız lazım; O gelmesini istediğin Japon’un kullandığı tarayıcı senin web siteni açmıyor bile! İş sadece Booking ya da Tripadvisor’a bir kaç fotoğraf atmakla bitmiyor. Turistlere tek değeceğiniz nokta eğer bunlar olursa turist tabii ki Paris’i, New York’u ya da Dubai’yi tercih edecektir.

Özellikle Arap dünyası tarafından çokça izlenen dizilerimiz de kullanılmalı. Asmalı Konak dizisinin etkisini Nevşehir/Mustafapaşa’da bizzat gördüm. İnsanlar sadece o konağı görmek için yıllar sonra bile o küçücük kasabaya geliyorlar. MENA bölgesinde şu sıralar Türk dizileri çok popüler. Aynı zamanda Balkanlar, Kafkasya ve Almanya’da da çok fazla izlenen Türk dizileri var. Kültür ve Turizm Bakanlığı mutlaka turistik beldelerde çekilen dizilere teşvikte bulunmalı. Araplar tarafından ilgiyle takip edilen Kurtlar Vadisi’nin bir bölümü neden Uzungöl’de geçmesin? Fahriye Evcen neden Kapadokya’da balona binmesin? Beren Saat’in Peru’da bile fanları var. Neden bir bölümde Kariye Müzesi’nde bir sahne geçmesin? El-Sultan yani Muhteşem Yüzyıl, birçoğumuzun haritada gösteremeyeceği Uruguay’da reyting sıralamasında 2. Bu fırsatı neden daha iyi kullanmayalım?

Pantene Arabia bizim ünlüleri keşfetti de biz neden hala keşfedemedik?

Bir diğer turizm kaynağı olan kongre turizmi de sadece inşaattan ibaret ülkemizde. Son dönemlerde çok büyük kongre merkezleri inşaa edildi ancak kaç tane uluslararası kongre sayabiliyoruz ülkemizde gerçekleşen? Yaptığımızla da rezil oluyoruz Wikipedia kurucusu Jimmy Wales’un konuşmasını iptal ettiğimizi de hatırlarsak. eTohum zirveleri ya da Webrazzi Summit gibi niş alanlarda uluslararası daha çok etkinlik düzenlememiz gerekiyor. Ancak bu noktada da devletin teşviklerde bulunması gerekiyor. Örneğin ben Marketing Meetup’ı düzenlerken acaba etkinliği yurtdışına açsak mı diye düşünmüştük. Önümüze çıkan fatura, konaklama, turlar, yemek falan derken yüzbinlerce liraya ulaştı. Neden bir kaç dile anlık olarak çevrilen özel kurumların yaptığı etkinliklerin sayısı artmasın ki? Şuanda bu tür etkinlikler sadece devlet kurumları düzenleyebilecek güce sahip. Neden Kristal Elma’ya BAE’den pazarlamacılar gelmesin?

Geldiğimiz çağda turistleri gelmeden önce yakalamamız gerekiyor. Turist ülkeye geldikten sonra ne otel, ne destinasyon arıyor. Havalimanlarında ya da turistik beldelerde açılan ofislerin pek bir esprisi kalmadı artık. Turizm alanında bir işbirliği şart. Turistlerin ülkelerine döndükten sonra yazdığı kötü yorumların da yönetilmesi gerekiyor. Biz nasıl ekşisözlüğü kullanıyorsak onlar da kendi ülkelerinde farklı platformları kullanıyorlar. Ülke özelinde, dil özelinde çalışmalar yapmak gerekiyor. Japon turistleri ağırlayan bir destinasyonda sadece İngilizce bilen elemanların çalışması yeterli değil. Japonca, japon web sitesinde yorumlara cevap verilebilmeli. İş sadece Booking yorumlarına cevap vermekle bitmiyor.

Fırsatları değerlendirmek de çok önemli. Mumya dendiğinde akla gelen ülke olan Mısır’daki iç karışıklıkları ne kadar değerlendirebildik? En az Mısır’daki mumyalar kadar eski Anadolu’daki mumyaları görmeye kaç kişi gelmiştir? Irak’taki karışıklıkları fırsat bilip Şii’lerin yoğun olarak ilgi gösterdiği Necef ya da Kerbela’dan ne kadar turisti Hacı Bektaş’a çekebildik?

Destinasyon pazarlamasına artık başlamamız gerekiyor. Rusya ile ilk krizde Antalya sahillerinde yabancı turist kalmamış olması turizmcilerin de suçu. Tek bir pazara odaklanmayıp, gerçekten pazarlama yapmaya başlanması gerekiyor.

Markalar İçin Kendi Kendini Kandırma Uygulamasına Dönmüş Bir Platform: Instagram

Instagram son dönemin parlayan yıldızı. Facebook’un satın almasından sonra hızlanan ivmesiyle her geçen gün aktif kullanıcı sayısı artıyor, istatistiklerden çok çevremizden ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Her gün “ben de artık Instagram üzerinden satış yapıyorum” diyerek çıkan biriyle karşılaşır oldum. Artık herkesin Instagram üzerinde bir mağazası var, Instagram üzerinde gösterip, Whatsapp üzerinden satış yapıyorlar. Küçük işletmeler için harika bir kanal haline geldi Instagram. Peki sorun nerede? Instagram açgözlülüğümüz yüzünden çöp bir mecra olma yolunda ilerliyor. Gelin neler oluyor biraz anlatayım size.

Instagram daha herkes tarafından bilinmezken hashtag kullanımları oldukça etkiliydi. Instagram’ı kullanan kişiler hashtagleri dikkatlice kullanıyorlardı. #tbt gibi (artık anlamsızca kullanılan) hashtaglerin hayatımıza girmesini o ekosistem sağladı. Ekosistem büyüdükçe daha fazla beğeni peşinde koşan insanlar bu hashtagleri manipüle etmeye başladılar. Özellikle o dönemlerde hashtaglerin geçmişe etki ediyor olması insanların ağzını sulandırıyordu. Bundan bir yıl önce yayınlamış olduğunuz bir gönderiyi düzenleyip ya da yorum yapıp yeni bir hashtag girdiğinizde, ilgili hashtag sayfasında en tepeye geçiyor ve daha fazla görünürlük ve beğeni alabiliyordunuz. Bunun kötüye kullanımı sonucu Instagram bu özelliği engelledi. İyi de yaptı. Ancak o dönem yazılmış yüzlerce makale yüzünden olsa gerek insanlar hala hashtagler üzerinde saatlerini harcayabiliyorlar.

Hashtag kullanımlarının %90’ı anlamsız diyebilirim. Aşağıda örnek olarak #mobilya ve #abiye hashtagleri arandığında en çok beğeni alan gönderileri görebilirsiniz. Neredeyse hiçbirinin konuyla alakası yok. Peki bu ne anlama geliyor?

İlk bakışta şunu söyleyebilirsiniz. Olsun, mobilya diye aratan adam diş hekiminin gönderisini görür ve belki dişlerini yaptırmaya karar verir. Buna gülerim tabi ama şöyle bir durum söz konusu; bu gönderileri beğenenler gerçek insanlar değiller, hepsi bot. Mobilya hashtagine fotoğraf atan diş hekiminin fotoğraflarını beğenecek olanlar da bot. Çünkü bot hesaplar takipçi ve beğeni kasmak için sık kullanılan hashtagleri hedefliyor ve otomatik beğeniler atıyorlar. Yani botlar botları beğeniyor. Ortada gerçek hiç bir şey yok.

Bu gönderilerin başlıca gönderiler arasına çıkabilmeleri için de fake ya da bot hesaplardan otomatik beğeniler basılıyor. Böylelikle daha yeni açılmış bir hesabın ilk gönderisini 5000 kişi beğenmiş olabiliyor. Takipçiler sahte, beğeniler sahte… Bu markaları yönetenler hiç mi düşünmüyorlar? Ben Instagram’da neden varım?

Hesabı ilk açış amaçlarına tekrar dönelim. “Instagram üzerinden bir şeyler satacağım” Ancak gelinen noktada bir şey satmaktan çok bot yazılımı yazan bir kaç lamere para kazandırmaktan başka yaptıkları bir şey yok. Bunu uygulayan bir de ajanslar var. Şimdi isimlerini vermeyeyim. Bu ajanslar müşterilerini sahte beğenilerle kandırıyorlar. Müşteriler artık uyandı, sadece takipçi sayısı birden artınca siz yükleme mi yaptınız diye sorabiliyor. O nedenle her gönderiye otomatik beğeni basıyorlar. Bu beğeniler her gönderiye eşit bir şekilde dağıtılıyor ki insanlar farketmesinler absürtlüğü.

Durum ile daha önce karşılaşmayanlar tam kafalarında canlandıramayabilirler. Bu nedenle bir örnek vermem şart. Dentistanbul Diş Hastanelerinin hesabına denk geldim. Hesabın şuan 11bin takipçisi görünüyor ve ortalama olarak her gönderi 300 beğeni alıyor. Buraya kadar her şey normal. Ancak eski gönderilere doğru göz attıkça bazı anormallikler farkediyorum. Sanki Photoshop ile değil de bulaşık makinesiyle tasarlanmış bu gönderi 335 beğeni almış. İnsanlar bu gönderiyi neden beğensin ki?

Hadi diyelim beğendi. Şimdi şu iki görsele bakalım. Görsel aynı görsel. Aralarında sadece 21 gün fark var. Biri 20 beğeni almışken diğeri 327 beğeni almış. İlgili tarih aralığında takipçi sayısında da bir değişim yok.

Burada iki ihtimal var. Ya markayı ajans çok güzel kandırıyor ya da marka takipçilerini kandırıyor. Her iki şekilde de ortada bir usülsüzlük var. Gönderiyi beğenen hesapları incelediğimde ise işin farklı bir boyutuyla karşılaşıyorum. Gönderiyi beğenenler aslında sahte hesaplar değiller. Bangladeş’li kullanıcılar falan değil, Türk ve aktif kullanıcılar tamamen. Ancak ortak özellikleri hepsinin ergen olması. Büyük ihtimalle bir takipçi kasma uygulamasına üye olmuş 400-500 hesabı var bu işi yürüten ajansın. Bu kullanıcılar otomatik olarak paylaşılan her gönderiyi beğeniyorlar. Marka da bakıyor ve diyor ki, oh ne güzel hep gerçek kullanıcılar beğeniyor, demek ki ajans işini iyi yapıyor. Detaylı incelediğimde bu hesabın gönderi başına aldığı gerçek beğeni sayısı 15. Bu 15 kişide büyük ihtimalle hastane çalışanları 🙂

Dentistanbul sadece bir örnekti. Kolaylıkla benzer binlerce hesap bulabilirsiniz. Bu makaleyi sahte beğenilere bel bağlayanlar için yazdım. Gerçekten harcadığınız efor ve para çöpe gidiyor. Sosyal medya markanızın bilinirliğini artırmak içindir, satış yapmak içindir, beğeni kasmak için değil. Bir kişi hesabının arkadaşlarına hava atmak için bu şekilde oyunlar yapmasını bir yere kadar anlayabilirim. Psikolojik bir açıklama getirebilirim durumuna ancak bir markanın bunu yapıyor olması, müşterilerini kandırıyor olması gerçekten inanılmaz. Mesele sadece kandırmak da değil, gerçekten bir işe yaramıyor. Çünkü günün sonunda gerçek kişilere ulaşmış olmuyorsunuz.

Sevgili sosyal medya uzmanları, eğer sizin de müşteriniz sizden sahte takipçiler yüklemenizi isterse, bu makaleyi gönderin. Markasının ne kadar rezil bir duruma düştüğünü ve boşa mesai harcayacağını görsün.

Umarım Instagram o eski güzel günlerine bir an önce döner.