Sosyal Medyada Bayram ve Özel Gün Kutlamalarını Yanlış mı Yapıyoruz?

Sosyal ağlarda bayramları ve özel günleri kutlamak adet haline gelmiş durumda. Peki niye böyle? Bir marka bir bayramı mutlaka kutlamalı mı? Örneğin Johnson’s Baby Babalar Günü’nü kutlamazsa prestij kaybına mı uğrar? Hatta daha ileri gideyim Kuveyt Türk 19 Mayıs’ı kutlamazsa takipçiler bunu farkeder mi? Her marka tüm resmi bayramları kutlamalı mı? Özel günlerden hangilerini seçmeli?

Sosyal ağlar markaların bilinirliğini artırdığı, konumlandırmasını güçlendirdiği mecralardır. Markaların özellikle bu politikleşmiş toplumda politik görünmeleri kadar bacaklarına sıkacakları bir kurşun henüz icat edilmedi. Açıktan söylemesek de bir çok insan için bir çok bayramı kutluyor olmak siyasi açıdan bir taraf tutmak gibi algılanıyor. Türkiye’de 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyor olmak falanca taraftan, Kurban Bayramı’nı kutluyor olmak filanca taraftan olduğunuzu gösterir durumda şuanda. Bir çok marka yöneticisi de bu ayrımlar arasında en tartışma konusu olmayacak şekilde davranmaya çalışıyor.

İlk konumuz bayramları kutlayalım mı? Kutlamayalım mı? Buna karar vermek. Öncelikle stratejimize çizmemiz gereken ilk kural, kutlayacaksak, adam gibi kutlamak olmalı. (Bu makalede marka ismi vermeyeceğim, zira başıma dert açılabilir. ) Çalışmış olduğum bir marka, “biz muhafazakar bir markayız, Atatürk ile anılmak takipçilerimiz tarafından sevilmeyecektir” demişti. Ancak 19 Mayıs’ı kutlamazsak insanlar bunu farkeder ve tepki gösterirler diye de düşündüler. Ortaya çıkan mesaj ise “Bayramımız Kutlu Olsun” oldu. E haliyle takipçiler tepki gösterdiler, Atatürk demeye bu kadar mı çekiniyorsunuz diye. Aslında marka kendi kalesine gol atmış oldu. Halbuki böyle bir çekincesi var diye hiç kutlamasa çok daha temiz olacaktı iş. Marka yöneticilerinin şunu anlaması gerekiyor; İnsanlar sosyal medyada takıldıkları süre içerisinde hangi markaların hangi bayramları kutladığının çetelesini tutmuyorlar. Sizin markanız bir bayramı kutlamadığında, emin olun, kimse farketmeyecek. (Koç falan değilseniz)

Burada ikinci maddeye geçiş yapıyoruz. Eğer Koç iseniz; yine kutlamayı tam yapmanız gerekiyor. Ramazan Bayramı gibi bir bayramda iki tane şeker fotoğrafı koyarak “Şeker Bayramınız kutlu olsun” derseniz takipçiler size haliyle tepki göstereceklerdir. Yarım ağızla ya da ritüelleri bozacak şekilde kutlama yapılmaz. Eğer markanız kandil kutlaması yapacaksa araya bir tane hadis sıkıştırması doğal olanıdır. Tabi kandil demişken oradaki durumlardan da bahsetmek gerekiyor. Genellikle danışmanlık verdiğim hiç bir firmaya kandil kutlamasını önermiyorum zira “kandil” lafını duyduğu anda tepki göstermeye çalışan da bir kitle var. Bir markanın siyasi/dini konularda hassas olması, mümkünse hiç kimse tarafından tepki çekmeyecek bir yaklaşım sergilemesi daha doğru olan.

Bu noktada bir parantez açmam gerekiyor ve bir markadan bahsetmem gerekiyor.

Filli Boya geçtiğimiz Kadınlar Günü’nde siyasi nitelik taşıyabilecek türde bir reklam filmi yayınladı. Bakın Filli Boya’nın yaptığı işte tam bahsettiğim adam gibi kutlamaya örnek. Gerçekten özel günün hakkını vermişler. Eğer kutlayacağınız bayramı/özel günü tam olarak sahiplenemeyecekseniz kutlamayın.

Tam olarak sahiplenmek derken neyi kastediyorum. İşte şimdi alışık olmadığınız bir yorum duyacaksınız benden. Lütfen kutlamış olmak için kutlamayın. Mümkünse hiç kutlamayın.

Eğer stok görsel kullanarak bayram kutlayacaksanız gerçekten kutlamanıza gerek yok. Çünkü gerçekten insanlar kutlamaların çetelesini tutmuyorlar. Sosyal medyanın temeline geri dönersek, markalar bilinirliklerini artırmak için sosyal medyada varlar. Diğer markalardan farklılaşmak, bir kimlik kazanmak için varlar. Eğer markanız herhangi bir fark yaratamayacaksa, boşverin, kutlamayın. Bu her bayram için geçerli. Her özel gün için geçerli. Eğer özel bir içerik yaratacak kadar markanız o güne değer vermiyorsa, boşverin. Bayramlar konusunda kişisel değerlerden sıyrılıp biraz daha kar/zarar odaklı yaklaşmak gerekiyor. Kutlamanın size bir faydası olacak mı? Daha fazla etkileşim alacak mısınız? İnsanların aklında kalmaya değer bir içeriğiniz var mı? Odaklanmanız gerekenler bunlar. Yoksa siz 10 Kasım’da “anmalı” bir içerik girmediğinizde Atatürk üzülmeyecek. Önemli olan bizim markamızı özdeşleştirmeye çalıştığımız değerler olmalı.

Dini ya da milli duygulara yönelik pazarlama sadece Türkiye’de yapılmıyor. ABD’de İrlanda toprağı satılıyor örneğin. İrlandalılar kendi topraklarına ABD’de gömülmek için toprak satın alıyorlar. Bazı papazlar su fabrikalarında su kutsuyorlar. Ancak bunu yaparken şirazenin şaşmaması gerektiği de aklımızın bir köşesinde daima bulunmalı. Mesele Pınar’a yönelik gerçekleşen son boykot hareketini bu bağlamda değerlendiriyorum. Kendisini temelsiz bir şekilde siyasi görüşle andırmaya çalışan bir marka büyük zarar görmüş oldu.

Özel günlere yönelik hassasiyetlerin de gözetilmesi ayrı bir konu. Örneğin Ramazan ayında sahur-iftar vakitleri arasında yiyecek, içecek görseli paylaşmak yapılabilecek en büyük hatalardan birisi. Hele hele dakikası dakikasına tüm içeriklerin yayın vakitlerini planlayabildiğimiz böyle bir çağda. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi tıpkı.

Bu noktada tüm suçu ajansların kreatiflerine atmak da pek doğru sayılmaz aslında. Bu daha çok bizim toplumsal bölünmüşlüğümüzün bir tezahürü ancak bunu en aza indirgemek de kreatiflere kalmış durumda.

Özel günler birer fırsattır aslında. Daima değdiğimiz kemikleşmiş kitle yerine yeni kitlelere de ulaşabilmek için bir araçtır. Özellikle daha az kutlanan özel günler. Mesela ben bu makaleyi Dünya Süt Günü’nde yazıyorum. Sağlık Bakanlığı, Kebir, Muratbey, Pınar gibi markalar bu günü kutlamışlar. Ancak sütün çocukların gelişimine yaptığı katkıyı düşünecek olursak, çocuklara değer veren bir marka olarak konumlanmak isteyecek Johnson’s Baby ya da Dalin bu günü kutlamamış. Bunun temel sebebi bence bu günün Pazar gününe denk gelmesi. Nedense hala bazı ajanslar sosyal medyanın 7/24 olduğunu sadece konkurlarda hatırlıyorlar. Özel günler içerik takviminde boş bir günü doldurmak için değil, gerçekten markayı bir mesajla iliştirmek içindir.

Özel günleri takip etmek için çok sevdiğim sitelerden biri olan, çoğu günün çok az marka ile ilişkilendirilebildiği bir listeye sahip Daysoftheyear takip edilebilir.

Baştaki sorulardan Kuveyt Türk’e geri döneyim. Kuveyt Türk 19 Mayıs’ı kutlamalı mı? 29 Ekim’i kutlamalı mı? 10 Kasım’a özel mesaj girmeli mi? Örneği incelemek adına Kuveyt Türk’ün 10 Kasım 2016’lı içeriklerine Twitter’dan baktım. Bir mesaj girilmemiş. Dediğim gibi, kimse de farketmemiş. Kimse sen neden 10 Kasım’da bir mesaj yayınlamadın dememiş. Çünkü insanlar bunu takip etmiyorlar. Ancak bir mesaj yayınlasaydı tepki çekeceğini hepimiz biliyoruz.

Bayram ve özel gün kutlamaları aslında düşündüğümüzden daha kritik, daha büyük fırsatlar içeriyor. Markanızın bir şeyleri sahiplenebilmesi, güzel şeylerle anılabilmesini sağlamak adına bu fırsatlara biraz daha özen göstermemiz gerekiyor.

Ayna Nöronları Dijital Stratejinizde Nasıl Kullanmalısınız?

Türkiye’de dijital pazarlama “pazarlama” olmadan yürütülüyor genel olarak. Dijital pazarlama ajanslarında çalışanların çoğunun pazarlama alanında bir eğitimi ya yok ya da malum bizim üniversiteler ışığında ne kadar öğrenebilmişse o kadar var. Bu nedenle dijital stratejiler genel olarak yanlış yönlendiriliyorlar.

Öncelikle bir acı gerçekle sizi tanıştırmalıyım. Sosyal medya kanalları üzerinden doğrudan satış yapamazsınız. Yapacağınız satış diğer kanallara oranla çok çok daha az kalmaya mahkumdur. Zira sosyal medya kimilerinin sandığının aksine bir satış kanalı değildir. İnsanlar “satın alma” amacıyla değil, eğlenme amacıyla geldikleri için direk satış şansı az olan bir kanal sosyal medya. Ancak bu demek değil ki bütçe ayırmamalıyız. Sosyal medya marka bilinirliğini artırmak için, konumlandırmayı güçlendirmek için eşi olmayan, muhteşem bir mecra. Bu girizgahı yaptıktan sonra konuya gireyim.

Nörobilimde ayna nöron adında bir terim var. Psikolojinin DNA’sı olarak geçen ayna nöronları bilimsel yollarla anlatmak biraz meşakkatli benim için. Ufak bir örnekle açıklayayım; hani siz esnediğinizde yanınızdaki de esniyor ya, işte bunun sebebi ayna nöronlar. Ayna nöronlar empatinin merkezi. Karar alma mekanizmamızın çoğunu ayna nöronlar yönetiyorlar. Çoğu insan mantıklı kararlar verdiğini düşünüyor olmasına rağmen “insan” olarak mantıkla değil, otomatik pilot üzerinde hareket etmeyi daha çok seviyoruz. Empati faktörü devreye girdiğinde biz de “onlar” gibi olmak istiyoruz. Onlar gibi olmak derken neyi kastediyorum?

Pazarlamanın ilk kuralı “acı“yı kabullendirmektir müşteriye. Eğer müşteri acıyı kabullenirse sunacağınız faydaya/çözüme para vermeye hazırdır. Pazarlamacının işi o acıyı hissettirmektir. Ancak dijital pazarlamacılar çoğunlukla bu “acı“yı daha somut yerlerde arıyorlar. Apple ilk beyaz kulaklıkları çıkardığında kulaklıklar diğerlerine göre çok daha iyi ses mi veriyordu? Hayır. Ondan kırk kat daha kaliteli ses veren onlarca marka kulaklık vardı. Peki neden herkes beyaz kulaklık kullanır oldu? Bu noktada ayna nöronlar devreye giriyorlar.

Spotify’ı pazarlamaya çalışan bir dijital pazarlamacının odaklanacağı “acı” insanların müzik dinleyememesi olursa kullanıcılar şunu düşünürler; “Deezer’da da aynı müzikler var. Üstelik daha ucuz, neden Spotify aracılığıyla müzik dinleyeyim ki?” Böylece dijital pazarlamacı tamamen rakibe çalışmış olur. Ancak Spotify’ı Deezer’dan farklı kılan başka bir şey var. Spotify daha havalı. “Benim Spotify üyeliğim var!Vaoov! Peki neden daha havalı? Çünkü Spotify’ı kullandığını gördüğümüz kitle, Deezer’ı kullanan kitleye göre daha fazla “olmak istediğimiz” kişilerden oluşuyor. Bu tamamen 1200 liralık bir telefonun yapabildiği şeylerle piyasaya sürülmüş 4500 liralık bir iPhone’un neden satılabildiğini açıklıyor bize. Biz telefonu değil ya da Spotify’ı değil, statüyü satın alırız. Bunu insanlara anlattığınızda kabul etmek istemezler, çünkü insanlar mantıklı kararlar verdiklerini düşünürler. Ancak yapılan araştırmalar gösteriyor ki daha çok içgüdülerimize göre kararlar alıyoruz.

Peki dijital pazarlamada ayna nöronları nasıl kullanabiliriz? Makalenin başında sosyal medyanın konumlandırmayı güçlendirme amacıyla kullanılması gerektiğinden bahsetmiştim. İşte sosyal medyayı ve diğer dijital kanallarımızı buna göre kurgulamalıyız.

Sizi bir diğer acı gerçekle daha tanıştırayım. Sevgili markacılar, dijitalde sizi sandığınız kişiler takip etmiyorlar. Hani o klasik hedef kitle tanımlamaları vardır ya, S.E.S. grupları havada uçuşur, nedense her marka AB grubuna sesleniyordur. Ancak Facebook’ta paylaştığınız gönderiyi beğenen kişinin kesinlikle sizin hedeflediğiniz S.E.S. grubuyla alakası yoktur. Bu sosyal medyacının bir hatası değil. Olması gereken bu. Tek bir ürününüzün fiyatı 5000TL iken, paylaştığınız ürünü beğenen bir lise öğrencisi olabilir. Bu noktada bir paradoks ile karşılaşıyoruz. Evet o lise öğrencisi o markaya bir hayranlık duymaya başlamış, çünkü onun için 5000TL’lik bir ürünü satın alabilmek bir statü meselesi. Ancak o ürünü satın alabilme potansiyeline sahip kitle içinse 5000TL atlaması gereken bir statü değil, onun gözü 15.000TL’lik üründe.

Peki dijital stratejimizi nasıl şekillendirmeliyiz? 5000TL’lik ürünü lise öğrencisine mi pazarlayalım? Hem evet, hem hayır. İşin kilit noktası şu; 5000TL’lik ürünü o kadar çok lise öğrencisi istemeli ki onu alabilecek potansiyeldeki müşterinin dikkatini çeksin, ya bu üründe bir şeyler var, bunu almam gerek desin. 15.000TL’lik o diğer ürünü almaya gerek duymamaya başlasın. Eğer bir şeyi çok fazla kişi istiyorsa, o şey güzel bir şeydir diye düşünür bizim tembel beynimiz. Eğer o ürünü/markayı herkesin istediğine ikna olursak, ürünün özelliklerine vs. bakmayı bırakırız. Bu marka iyidir der, satın alırız.

Web sitelerine eklenen referans kısımlarını bu yüzden çok önemsiyorum. Örneğin Sosyal Medya Eğitimi sayfasında görebileceğiniz üzere geçenlerde öğrencilerimden benim için referans yazıları yazmalarını istedim. Güncellemeyi gerçekleştirdikten sonra sayfanın dönüşüm oranlarında %43’lük bir artış gözlemledim. Dönüşümü belki başka etmenlerde değiştirmiş olabilir diye düşündüm ancak eğitim almak isteyenlerle görüşmelerim sonunda tek tek yorumları okuduklarını öğrendim. Bu noktada tekrar ayna nöronlara dönelim. Benim sayfamda yorum yazan öğrencilerin fotoğrafları, titleları, çalıştıkları kurumlar ve yazdıkları tamamen benim bundan sonraki eğitimlerimde katılacak kitleyi belirliyor. Eğer referans yazısı yazan öğrencilerin ünvanları sosyal medya uzmanı ise, Haydar Özkömürcü sosyal medya uzmanlarına eğitim veriyormuş olarak düşünüyor ziyaretçiler. Eğer referans yazılarını eğitim verdiğim CEO’lar yazsaydı taleplerde aynı şekilde değişecekti. Aynı şekilde öğrenci fotoğrafta takım elbiseliyse ya da kırda oturmuş bir poz vermişse algı direk değişiyor. Diğer yandan referans yazısı yazanların sayısının çok olması da “herkes bu eğitimi alıyor demek ki bu adam iyi” şeklinde düşünülmesine yol açıyor.

Çoğu zaman startuplarda çokça bu alanın hunharca eş dost ile doldurulduğunu görüyorum. Dijital bankacılık üzerine geliştirilmiş bir uygulama, referans yazısını köşedeki kebapçı arkadaş yazmış. Uygulamayı gerçekten kullanacak potansiyel müşteriler empati kurup satın almaya ikna olacakları yerde irrite oluyor ve kaçıyorlar. Yine aynı şekilde sosyal medya stratejinize de mutlaka bu “olmak istenen” kitleyi eklemelisiniz. Hedef kitlenizin “olmak istediği” kişi tipini belirleyip onlara yönelik içerikler oluşturmalısınız.

Dijital Pazarlama Faaliyetlerinizi Ölçümlemiyorsanız, Yanlış Yoldasınız!

Dijital pazarlama neden bu kadar popüler oldu? Neden TV ve gazetelere ayrılan bütçeleri dijitalin bütçeleri geçti? Tek bir sebebi var. Dijitalde gerçekleşen faaliyetleri ölçebiliyorsunuz. Ölçebildiğimiz her metrik bir sonraki adımımızı daha doğru atmamıza sebep oluyor. Ancak her işte olduğu gibi pazarlama kanallarını yöneten bazı kimseler de ölçmenin ne denli önemli olduğunu bilmeden, dijital pazarlama yaptıklarını zannediyorlar.

Google Analytics’i yalnızca siteye kaç kişinin girdiğini ölçmek için kullanan bir dijital pazarlamacı lütfen o ünvanını artık kullanmasın. Google Analytics büyük ihtimalle ölçmek istediğiniz ve ölçmeyi hayal ettiğiniz her veriyi size sunan oldukça geniş kapsamlı ve etkili bir araç. Açıkçası Google Analytics kullanıyorsanız Adobe Analytics ve türevlerini kullanmanızı gerektirecek büyük bir fark göremiyorum. Ancak mesele GA’yı nasıl kullandığınıza bağlı olarak değişiyor.

Web sitenize kullanıcıların geldiği tüm kanalları ölçmeniz gerekiyor. Her kanaldan gelenlerin alışkanlıkları, satın alma eğilimleri, form doldurma süreleri değişkenlik gösterecektir. Tüm kullanıcıların hareketlerini ölçebilmek için yapmanız gereken tek bir şey var. UTM kullanmak. Eğer UTM kullanmazsanız hareketleri ölçmekte yetersiz kalırsınız. UTM’in toplamda 5 katmanı var. Bu 5 katmanı da tüm linklerinizde kullanmanız gerekiyor. Gerçekleştirdiğiniz mailingte kullanıcıların mailin içindeki hangi bannera tıkladığını bilmeniz, hangi bannera tıklayanların daha çok satışa yöneldiğini görmeniz gerekiyor. Tahmin üzerine dijital pazarlama yapılmaz. Facebook’ta paylaştığınız içeriklerin hangisine tıklandığını, hangi reklam setine tıklandığını ölçmeniz, “aaa bak Facebook’tan gelenlerin sayısı bu ay artmış” demekten öteye hangi içerik sayesinde geldiklerini görebilmeniz gerekiyor. Bunların tek yolu UTM kullanmak. Örneğin sosyal medya danışmanlığı kelimesine bu şekilde bir backlink verdiğimde linke tıkladığınızda göreceğiniz gibi bir UTM kullanılmış olmalı.

İş UTM kullanmakla bitmiyor. Kısa süre önce ücretsiz olarak sunulmaya başlanan Google Optimize servisini de kullanmanız gerekiyor. Dijital pazarlama uçsuz bucaksız bir deneme yanılma tahtasıdır aslında. A/B testleri yapmazsanız gerçekten içeriğinizi optimize etmiş sayılmazsınız. Her bir mecradan gelen kullanıcılara göre ayrı ayrı içerikler göstererek içeriklerinizi optimize edebilirsiniz. Diğer yandan kullanıcıların hangi renge ya da hangi metne karşı daha duyarlı olduklarını ölçebilmenizin tek yolu bu işe yıllarını vermiş bir uzmana sormak değil A/B testi yapmaktır.

Gerçekleştirdiğiniz tüm seeding faaliyetlerinin etkisini ölçebilmek için tüm linklere eklediğiniz UTM kodlarını bir kaç ay sonra görüntülemeye başladığınızda mantıklı veriler elde etmeye başlayacaksınız. Özellikle çeşitli forumlardan, bloglardan gelen hitlerin ne derece etkili olduğunu daha iyi gözlemleyecek ve bundan sonraki bütçe planlamanızı da buna göre yapacaksınız. Dijital pazarlamada ölçüm yapmıyorsanız, dijital pazarlama yapmıyorsunuz demektir.

Growth Hacking’in Temeli: AARRR Modeli

Dave Mcclure’un ilk olarak bahsettiği AARRR modeli günümüzde Growth Hacking’in temelini oluşturmakta. Pazarlama Hunisi ile ilgili yazdığım makaleye de göz attıysanız eğer AARRR modelinin aslında standart pazarlama hunisine çok benzediğini farkedeceksinizdir. Growth Hacking yalnızca müşteriyi web sitesine getirmek değildir. Growth Hacking müşterinin yaşam boyu satın alma döngüsünü yönetmektir aslında. Growth Hacking işlemlerini bu tanım altında incelemekte fayda var. Peki işin bel kemiğini oluşturan AARRR modeli nedir?

AARRR modeli telaffuzu zor olsa da artık ezberlememiz gereken bir model. Kısaca müşterinizin satın alma döngüsünü kapsıyor. İlk olarak henüz kullanıcı olan kişiyi web sitesine çekiyoruz, ardından onu müşteri haline getiriyoruz, sürekli müşterimiz haline getirip, haydi arkadaşlarını da getir diyoruz. Adım adım incelemek gerekirse; 

Acquisition yani Kazanım esnasında kullanıcılarla ilk el sıkışmamızı gerçekleştiriyoruz. Bunu klasik pazarlama kanalları ile gerçekleştirdiğimiz faaliyetler gibi düşünebilirsiniz. Yani sosyal medya, Adwords, programatik gibi kanallar aracılığıyla kullanıcıları sitemizdeki doğru sayfalara çekiş kısmımız burası. En önemli kısımda burası diyebiliriz. Buradaki asıl dikkat edilmesi gereken nokta kazandığımız kullanıcı sayısının niceliği değil niteliği önemli. Bu sebeple dijitalin nimetlerinden faydalanarak doğru hedefleme yapmamız çok önemli. Kullanıcıyı nereye çektiğimiz de bir diğer önemli nokta. Mutlaka kullanıcıyı amacımıza özel bir sayfaya çekmemiz gerekiyor. Bu sayfaya landing page diyoruz. Landing page tamamen dönüşüme odaklanmış bir şekilde tasarlanmalı ve tek amaca hizmet etmeli. Kullanıcıyı pazarlama hunimize soktuğumuz ilk alan burası, bu nedenle landing page gerçekten kusursuz olmalı. Eğer yapabiliyorsanız da kişiye özel olarak tasarlanmış olması evladır.

Alttaki görselde de göreceğiniz üzere pazarlama faaliyetleri ister dijital ister geleneksel olsun bu döngüde sizi bir yere kadar getirip bırakıyor. Growth döngüsü ise huninin görünmeyen kısımlarını da kapsıyor diyebiliriz.

İkinci kısma geçtiğimizde ise Activation (Aktivasyon) ile karşılaşıyoruz. İşte bu nokta kullanıcıyı müşteriye çevirdiğimiz nokta. Müşteri (duruma göre üye) pazarlama faaliyetleri ile sitemize geldikten sonra hangi yolla müşteriye dönecek bu soruya cevap arıyoruz. Kullanıcı geldiği sayfada aradığını buldu mu? Ürüne çeken CTA uygun mu? Satın alma işlemi gerçekleşiyor mu? Neden gerçekleşmiyor? Kullanıcı hangi aşamalarda takılıyor? Neden bounce oluyor? gibi soruların cevaplarını bu aşamada arıyoruz. Bu noktada Google Analytics’in Kohort Analizi gerçekten işimize yarıyor. Tekrar gelen kullanıcı bir çok kurguda aktive edilmiş kullanıcı oluyor, üyelik sistemi gerektiren sitelerde ise üyelik sayısının artışına bakıyoruz. Kullanıcıyı push bildirimleri, e-mailler ya da SMSler ile tekrar tekrar sitemize çekiyoruz.

Üçüncü ve en zorlu kısım ise Retention yani Elde Tutma kısmı. Kullanıcıyı müşteriye çevirdik, satın alma işlemini gerçekleştirdik. Peki ya sonra? Sonra bu kullanıcının tekrar tekrar satın alma gerçekleştirmesini istiyoruz. E-ticaret sitemizi kullanarak tekrar ürün alabilmesini sağlamak adına ona özel e-mail kampanyaları gerçekleştiriyoruz ya da kullanıcıya özel pop-uplar, bannerlar çıkararak tekrar satın alma işlemini gerçekleştirmesine uğraşıyoruz. Bu kısmı müşteri sadakati gibi de düşünebilirsiniz. Markamızı vazgeçilmez kılmaya çalıştığımız bir markalama faaliyetinden çok büyüme ya da satış odaklı yaklaşıyoruz sadece olaya.

Referral yani referans sistemi ise artık arkadaşlarını da getir dediğimiz kısım. Bunu Airbnb ya da Dropbox çok güzel yapıyor. Airbnb’de bir arkadaşınızı sisteme davet ettiğinizde arkadaşınız da siz de para kazanıyorsunuz, Dropbox’da ise her yeni getirdiğiniz üye başına MB kazanıyorsunuz. Benzer ortaklık programlarını uygulayan çok sayıda e-ticaret sitesi ve tool mevcut ancak bunlardan sadece bazıları popüler oluyor. Bunun bana kalırsa ilk nedeni ortaklık programı sayfasının tasarımı ve kullanıcıya iyi bir deneyim sunup sunamadığı. İkinci sırada ise verilen ödüllerin büyüklüğü geliyor. Bir çok e-ticaret sitesinde yer alan 10TL indirim kuponu pek ilgi çekmiyor açıkcası.

Biraz karışık ama tüm akışı aşağıdaki görsel tanımlıyor diyebiliriz.

 

SEO’da Artık İnanmayı Bırakmanız Gereken 9 Efsane

Arama motoru optimizasyonu süreçlerinde Google bize tüm yolları anlatmadığından daha çok kişisel deneyimlere göre stratejilerimizi geliştiriyoruz. Genellikle Türkiye’deki SEO uzmanları yurtdışında bir blogta birinin kendi sektöründe, kendi ülkesinde deneyimlediği sonucu aynen burada da alabilecekmiş gibi alıyor ve kullanıyor. Haliyle strateji işe yaramıyor. Ancak bu tür deneme yanılmalar sonucu ortaya büyük bir bilgi kirliliği çıkıyor. Sizin için artık inanmayı bırakmamız gereken SEO efsaneleri hakkında bir derleme hazırladım.

1- Sitemi Google’a Göndermeliyim

Google’ın submit URL linkini kullanmanıza gerçekten gerek yok. Google buraya linkinizi ilettiğinizde size herhangi bir şey garanti etmiyor. Halihazırda indekslenme işlemlerini zaten örümcekler sayesinde yapıyor. Örümceklerin çalışma mantığı ise şöyle; bir web sayfası taranırken o sayfadaki tüm bağlantılar da aynı şekilde taranır. Diğer bağlantılarda tarandığından gidilen sayfadaki diğer bağlantılarda taranacaktır. Örneğin Growth Hacking Danışmanlığı şeklinde verdiğim backlinkte sayfadaki site içi 29 bağlantıyı da Google tek tek tarayacak.

2- Backlink İçerikten İyidir

Evet, 2000’li yılların başlarında içeriğimize mümkün olduğunca çok yerden backlink almaya çalışırdık. Önce bu linklerin sayısı kıstas alınırdı, sonra linklerin PR değeri kıstas alındı, şimdilerde ise bir dizi algoritma arka tarafta çalışıyor. 2013’teki Penguen 2.0 güncellemesine kadar backlinkler kraldı. Ancak şuanda backlinke harcayacağınız para yerine mutlaka siteniz için yazacak tam zamanlı bir ya da bir kaç editör almanız gerekiyor. Unutmayın, kaliteli içerik, kendi backlinkini zaten getirir.

3- HTTPS’in SEO’ya Küçük Bir Etkisi Var

SSL sertifikası sahibi olmanın çok az etkisi var diyeni artık kürekle dövebilirsiniz. Özellikle aldığınız SSL sertifikasının doğrulama oranı arttıkça Google’ın sitenize verdiği değer artmakta. Burada şu noktaya parmak basmak gerekiyor, ücretsiz SSL sertifikaları için konuşmak gerekirse, evet çok fazla işe yarıyorlar diyemeyiz. Ancak sitenizi, şirketinizi doğrulayan, şirket adınızı tarayıcıya yansıtan SSL sertifikaları ilk tercihiniz olmalı.

4- Sıralamada Üst Sırada Olmak Her Şeyden Önemli

Sizi Google’da ilk sıraya çıkaracağız diyenler hala var. Biraz daha temkinli olanlar artık ilk sayfaya taşıyacağız diyor. Ancak bunları söyleyenler SEO’nun ne olduğunu anlayabilmiş değil. SEO üst sıralara çıkmak değil, doğru kullanıcıları doğru sayfalarla buluşturmaktır. İlk sırada olup çöp trafiği çekiyorsanız yaptığınız yatırım boşa gitmiştir. Diğer yandan insanlar SERP’te sadece ilk 3’e bakmıyorlar. Özellikle ürün araştırırken sıralamadan çok Rich Snippet entegrasyonları dikkatlerini çekiyor. Yani video var mı? Yıldız var mı? Yorum var mı? En düşük fiyat yazıyor mu? gibi. SEO sadece ilk sıraya çıkarmak değil, kullanıcıyı siteye tıklatmayı da içeriyor.

5- Meta Açıklamaları Sıralamalara Etki Eder

Etmez. Google meta description’un ve keywordlerin sıralamaya artık etki etmeyeceğini duyuralı yıllar oldu. Makaleniz için yazmış olduğunuz açıklama metni yalnızca kullanıcının SERP’te görüp tıklamasına yarar. Kesinlikle sıralamalara bir etkisi yok.

6- Pop-upları Google Sevmiyor

Kabul edin, pop-upları Google’ın sevmediğini sanıyordunuz değil mi? Cümleyi düzeltmek lazım. Google yanlış kullanılan pop-upları sevmiyor. Eğer kullanıcı içeriğe pop-uptan dolayı erişemiyorsa, evet Google sevmeyecektir. Özellikle mobilde bir türlü pop-upı kapatamıyorsa, kullanıcı gıcık oluyorsa hemen pop-upı düzenlemeniz gerekiyor. Pop-uplar kullanıcı siteye girdiği gibi değil, bir kaç dakika sonra ya da bir kaç sayfayı gezdikten sonra çıkmalı, çıkan pop-up tüm ekranı kaplamamalı.

7- Anahtar Kelime Optimizasyonu İşin Anahtarı

Sitemizi Semantik Aramaya Nasıl Uyumlu Hale Getirebilirsiniz başlığında açıkladığım gibi anahtar kelime odaklı bakmıyor Google. Arka tarafta çalışan yapay zekaya bağlı algoritma kelime öbeklerini okuyor. Hatta yazdığınızı anlıyor diyebiliriz. Konudan bağımsız olarak anahtar kelimeleri içerikte geçirdiğinizi rahatlıkla anlayabiliyor.

8- Kelimeler Tam Eşlemeyle Yazılmalı

Google’ın RankBrain adını verdiği yapay zeka uygulaması, nasıl desem.. Salak değil. Anahtar kelimenize eklediğiniz ekleri anlayabiliyor artık. Yani içeriğinizde anahtar kelimenizi sürekli tekrar tekrar geçirmenize ya da Yoast’ın verdiği uyarılara kanarak tam eşlemeyle yazmanıza gerek yok.

9- Ana Sayfamda Bir Sürü İçerik Olmalı

Google odaklandığınız anahtar kelimelerde üst sıralarda çıkabilmeniz için ana sayfanızdaki kelime yoğunluğuyla kesinlikle ilgilenmiyor. Ana sayfanızı işinizi daha iyi anlatabilmek, dönüşümünüzü gerçekleştirebilmek için optimize etmelisiniz. Google kesinlikle “Aaa ne kadar az kelime kullanmışlar ana sayfada, dur ben düşüreyim şunları” demiyor.